31 Aralık 2015 Perşembe

Beleş ise koy sepete

Ücretsiz ise ( yani size bir masraf çıkarmıyorsa ), yer tutmuyorsa, büyük değilse, ağır değilse, bozulmuyorsa ... alın derim.

Ayrıca bir belgeyi, bir izni, bir hakkı, bir yetkiyi ufak bir kurs, küçük bir meblağ karşılığında veriyorlarsa alın derim. Bir süre sonra o kadar kolay, o kadar ucuz, o kadar kısa sürede alınamayabilir ve üstüne üstlük size maddiyat gibi bir yararı da dokunabilir.

Ne diyorduk ? Koy sepete.

Hastane masraflarımı nakit değil kredi kartı ile ödemek istedim. Yıllardır tek bir bankanın kredi kartını kullanıyordum, Yapı Kredi. Hastane masraflarını ödemek için limitim yetmeyince, limit yükseltme talebinde bulundum. Doğal olarak bordro talep edildi ve ilgilenemedim. Ödemeyi nakit yapıp, konuyu kapattım. Ancak ekstrede 76 TL kart aidatı görünce çıldırdım. Bankayı arayıp, kapatma talimatı verdim. 10 senelik müşterileri olduğumu belirterek, kapatmamamı rica ettiler. "10 senelik müşterinizim, limit yükseltmek için bordro talep ediyorsunuz. Orada harcamalarımı ve ödemelerimi görüyorsunuz üstelik. Ancak beni tanımayan bir diğer banka, sadece sözüme güvenerek istediğimden daha fazla limitli bir aidatsız kartı bana 3 günde ulaştırıyor. Siz olsanız, ne yapardınız?" Cevap mantıklı "Her bankanın kendi sistemi var." Uzatmadım. Ancak borcumu ödedim ve elimde borcu olmayan ve 6 ay daha aidat talep edilmeyecek bir kart kaldı. 1 haftalık vazgeçme süresinin son gününde, tekrar arayıp kapatıldığından emin olmak istedim. O sırada aklıma "aidatsız kart" geldi. Talebim üzerine, aidatsız karta dönüştürüldü. Halbuki daha önce aynı talepte bulunduğumda saçma sapan gerekçelerle reddetmişlerdi. Şimdi bu kartı kızağa çektim ve kullanmıyorum. Ama beni kredi, gold kart ... vs. teklifleri ile arıyorlar. Cevap "hayır", bensizliğe mahkumsunuz.

Bütün bankaların vermek zorunda olduğu aidatsız kredi kartları var. Mesela TEB, Finansbank ve ING gibi ( çeşitli sebeplerden dolayı diğer bankaları tercih etmedim ve bulaşmak istemedim. Bu bankalar ile daha önce çalışmamıştım ve denemek istedim. ) Sadece İş Bankası bordro istedi ve 3 gün içerisinde ulaştırmamı talep etti. Ayrıca, sunduğu tüm kartlara web üzerinden form doldurarak başvurabiliyorken, aidatsız olan için sms atmak gerekiyordu. Üstelemedim.

TEB bankasının verdiği hesap işletim ücreti olmayan banka kartını aldım ve kredi kartına da başvurdum. Kendisi EnPara'ya rakip olmaya çalışıyor ancak bence çok çalışması lazım. Bir müşteri temsilcisine ulaşma süresi 10 dakika civarında, oysa enpara'da yok gibidir. EnPara'nın cep ve web menüleri çok kullanışlı ve kolaydır, TEB için aynı şeyi söyleyemeyiz. Birçok hizmet sundukları için biraz karışık geldi bana. Ancak yedek hesap kartı olarak dursun bir kenarda.

Finansbank ile şimdilik iyi anlaşıyoruz.

Ordu-Giresun havalimanı yapıldığından beri, Pegasus ile çok samimi oldum. Ancak, pegasus kart panelinde sorun vardı. Sebebi ise artık girişlerin Pegasus'un ING ile ortak çıkardığı PLUS kart üzerinden yapılıyor olmasıymış. Kart geldi, hesaba bağlandım, tanıttım ve onayladım. Eski uçuşlarımı da ekledim. Hem puan kazandım ve hem de kazanacağım. Sanırım taksit de yapacaklar. 

Haksız bir kazanç sağlamıyorum, sundukları "aidatsız" hizmetten faydalanıyorum. Zaten kullanacağım uçuş, alışveriş ... gibi faaliyetlerden de puan kazanıyorum.

Kullandığım ana kartı kapatabilirim, kaybedebilirim ... yurtdışında şüpheli işlem gerekçesi ile bloke edilebilir. .......türlü türlü senaryo mevcut. Bu kartları hiç kullanmasam bir kenarda durabilirler ve bana zararı olmaz.

O halde, koy sepete

29 Aralık 2015 Salı

9. Diğer bir yorum

İşgal yıllarında Harington’ın bizzat organize ettiği çok sayıda futbol maçı yapıldı. FB bu karşılaşmalara isyankâr bir ruhla çıkıyor, rakibine deli gibi saldırıyordu. Kadıköy’de bir avuç Türk genci koskoca İngiliz işgal ordusuna meydan okuyor, büyük bir imanla yenmeye çalışıyordu.

Fenerbahçe’nin galibiyeti Tevhid-i Efkâr’da şöyle anlatıldı: “Fenerbahçe takımımız İngiliz askerlerinin futbol takımını son defa acı bir hezimete uğratarak memleketlerine mağlup olarak göndermiştir. Fenerbahçe dün Taksim Stadyumu’nda, şehrimizdeki İngiliz askerlerinin son bir gayretle, Türkleri giderayak mağlup etmek için kurdukları karma takımı son bir hezimete uğrattı. Dünkü müsabaka, şehrimizden gitmek mecburiyetinde kalan yabancıların gençlerimiz ile son bir çarpışmasıydı.



http://www.hurriyet.com.tr/keyif/23458355.asp

Bu kupanın önemi hakkında

27 Aralık 2015 Pazar

12. Futbol sadece bir oyun mudur?

Ben İspanya’yı 3-F ( Fado, Fiesta, Futbol ) ile yönettim
General Franco

İspanya Kralı Franco’nun “3-F” formülü ile iktidarını, uzun yıllar koruduğu söylenir.

Futbol olmasaydı ben Portekiz’i bu kadar uzun yönetemezdim
Portekiz Kralı Salazar

Portekiz Kralı Salazar’ın da “3-F”si var. “Femini – Fiesta – Futbol”

Salazar, yüz bin kişilik beşik yapılmasını istemiş ve sonuçta bugün Barcelona futbol takımının maçlarını oynadığı Barnebau stadı yapılmıştır.

Bir yurtsever ve bir futbolsever olarak, Harrington Kupası’nı elbette biliyordum; ancak, hiç böylesine destansı, resmi belgelere dayalı ve hatta Harrington’ın anılarından bu şekilde okumamıştım. Birlik beraberliğe her zamankinden fazla ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, herkese tavsiye ederim. Ayrıca Turgut Özakman’ın, Fenerbahçeli olmadığını da bilin.

Bahçedeki Fener” belgeselini izlediğinizde bu kupanın nasıl alındığını ve ne amaca hizmet ettiğini de görürsünüz!

Ayrıca Harrington anılarında “Ülkeyi işgal ettik ses çıkmadı ancak Fenerbahçe’yi kapattık herkes silaha sarıldı” dediğini okuduğunuzda neler hissettiğinizi de sormam gerek.

Maç gecesi Lozan Konferansı'nda bulunan Türk Heyetine de bu galibiyet haberi ulaştığında heyet başkanı İsmet Paşa tarafından Fenerbahçe Kulübüne "Heyetimiz adına hepinizi mutlulukla tebrik eder, meserretle gözlerinizden öperim." dediği bir kutlama telgrafı gönderilmiştir.

Telgraf, Fenerbahçe müzesinde isteyen özenle saklanmakta ve herkesin görebileceği şekilde sergilenmektedir. Şeref defterlerinde neler yazdığını hatırlıyoruz, değil mi?

Sabırla okudunuz, şimdi ilk başa dönelim ve soruyu elinizi vicdanınıza koyarak, tuttuğunuz takımı bir yana bırakarak cevaplayın

26 Aralık 2015 Cumartesi

1. Türk spor tarihi

"Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kazanılmış en değerli spor kupası ya da madalyası nedir?" diye sorsam, çeşitli cevaplar gelir.

Dünya futbol turnuvasında 3. olmamız, Naim Süleymanoğlu'nun rekortmen bir halterci olması, Galatasaray'ın UEFA kupasını alması ... gibi çeşitli cevaplar gelir.

Şu da unutulmamalıdır; her sene düzenlenen liglerde, turnuvalarda kupalar veya olimpiyat oyunlarından madalyalar kazanılmakta ve el değiştirmektedir. Hepsinin önemi ayrıdır ve değerlidir. Ancak yaşanan tek işgalin, tek turnuvasına ait olan o tek kupanın yeri ayrıdır.

8. Karşılaşma hakkında diğer bir yorum

Onlar sadece futbolcu değildi

Toplu sadece sahada değil, cephelerde de görmüşler, müdafaayı Çanakkale’de, hücumu da Milli Mücadele’de ortaya koymuşlardı. Sarı-lacivertliler milli mücadelenin direniş örgütlerinde de yer almıştı.

Dr. İsmet Uluğ, Kurtuluş Savaşı’na silah ve cephane kaçıran Askeri Tıp Talebe Grubu’nun başında yer almıştı. İngiliz Kemal ise ulusal gerilla hareketinin içinde yer alıyordu. Necip Okaner 3 numaralı Fenerbahçeli olarak donanmaya katılmış, Kurtuluş Savaşı’na gerillacı sevk etmişti. İstiklal Madalyası sahibi yurtsever bir profesördü. Sabri Toprak Bey ( 1877-1938 ) tutuklanmış ve Malta’da esareti bir başka yaşamış bir başkandı.  Tevfik Taççı Bey de  ( 1889 – 1979 ) Trablus ve Süveyş de çarpışmıştı. Fenerbahçe’nin İngilizlere esir düşen hem yıldız futbolcusu hem de başkanıydı. Fenerbahçe hiç yenilmeden kazandığı ilk İstanbul şampiyonluğunu ( 1911 – 1912 ) Arif Bey’in hem futbolcu hem de başkanlığında kazanmıştı. Keşan’dan Uzunköprü’ye atla gelir, oradan da trene binerek Fenerbahçe maçlarında hazır bulunurdu. 1919 Haziran’ında Bor Ovası’nda şehit düşmüştü.

İşgale başkaldırı

İstanbul, işgali yaşıyordu. Fenerbahçe dönem içerisinde işgal kuvvetleri takımlarına yenilmemişti. İngiltere, Fenerbahçe’nin kitle üzerindeki olumlu etkisini kırmak ve coşkunun yarattığı bütünleşmenin önüne geçmek için harekete geçmişti. Bu amaçla Fenerbahçe’nin yenilmesini sağlamak gündeme getirilmişti. Fenerbahçe’nin yenilmesi halinde olay futbolun dışına taşacak ve Türkiye’nin sadece siyasi ve askeri yönden değil, spor açısından da güçsüz olduğu ortaya konacaktı. Sarı-lacivertliler bu nedenle sadece futbolu değil, toplumu da temsil ettiklerinin farkındaydılar. Sonunda İngiliz İşgal Kuvvetleri takımı ile oynamayı kabul ettiler.

29 Haziran 1923 günü Taksim Stadı’nda İngilizler beklemedikleri bir seyirci topluluğu ile karşılaşacaklardı. Maçı izlemek için gelen Lord Pulmmer ile işgal ordularının general, amiral ve diğer yüksek rütbeli subayları stadı dolduran binlerce Türk’ü görünce şaşırmışlardı. İzleyenler sadece Fenerbahçe diye bağırmıyor Türkiye diye haykırıyordu. Fenerbahçe Mısır ve Malta’dan takviye getirilen profesyonel futbolcular karşısında ilk yarıyı 1-0 yenik bitirmişti.

Zeki Rıza’nın 60. dakikadaki beraberlik, 14 dakika sonraki galibiyet golü ise zaferi ilan etmişti. General Harrington’un adını taşıyan gümüş işlemeli 80 santim boyundaki kupa, Fenerbahçeli futbolcuların ellerinde yükseliyordu.

Fenerbahçe o gün sahada şu isimlerle yer almıştı; Şekip, Hasan, Kamil, Cafer, Kadri, İsmet, Fahir, Sabih, Alaattin, Zeki, Ömer ve Bedri.

Bir diğer yorum

10. Harrington kupasını küçümsemeye kalkanlar

Bu yazı dizisini dikkatle okuduysanız; destek ve eleştiri ile döneceğinizi biliyorum. Dikkatli olun, hazırım.

Kurtuluş savaşı sırasında top mu oynuyorsunuz?

Araştırmadan, bilip bilmeden Fenerbahçe düşmanlığı adına hesapsızca çemkirenlerin bildiğinin aksine kupanın oynandığı tarihte Kurtuluş savaşı fiilen bitmiş, cepheler kapanmış, İstanbul dışında vatan kurtarılmış ve Lozan barış görüşmelerine geçilmiştir.

Padişah yanlısı mektebi sultani mensupları ve Beşiktaş semtinin zengin çocukları jimnastikçi arabacılar neden kazanamadılar bu kupayı?

Kazanmayı bırak da neden mücadele dahi edemediler?

Bu turnuvada oynamaya sadece Fenerbahçe layık görüldü. Zira Fenerbahçe işgale başkaldırışın, milli mücadelenin sesi idi.  Bunu işgal kuvvetlerinin istihbaratı çok iyi bilmekteydi ve işgal kuvvetleri de nasıl olsa bunları yener halkın moralini asgari seviyeye çekeriz düşüncesi ile Fenerbahçe'yi bu turnuvada görmek için ısrarcı oldular.

Şimdi bazı kendini bilmezler tarafından "yok efendim cephede değiller de top oynuyorlarmış" diye eleştirilen bu kahramanlar hem kupayı alarak hem de maçlardan arta kalan zamanlarında düşman zulalarından aşırdıkları silah ve mühimmatı derme çatma teknelerle İnebolu'ya kaçırarak milli mücadeleye önemli katkıda bulundular. Zira gerek sahada mücadele eden gerekse saha dışındaki Fenerbahçe mensuplarının birçoğu o günlerin meşhur teşkilatı karakol örgütü hesabına milli mücadeleye destek faaliyetlerinde bulunmaktaydı.

3 gün önce Taksim stadında İngiliz karmasına 3 -1 yenilen Galatasaray'lıların hala "cephe dururken maç mı yapılır?" diyerek kendi cehaletlerini gözler önüne seriyor bazıları. Aydınlatmak görevim.

Galatasaray 1919-1923 arası işgalcilerle 23 maç yapmış, 8 galibiyet, 9 beraberlik ve 6 yenilgi almıştır. Galatasaray bu maçlarda 45 gol atarken 33 gol yemiştir.

Beşiktaş 1922-1923 arası 7 maç yapmış, 2 galibiyet, 1 beraberlik ve 4 yenilgi almıştır. Attığı 10 gole karşılık da 10 gol yemiştir.

Pekâlâ, bütün İstanbul takımlarının oyuncuları cephede savaşırken neden hepsi değil de Kurtuluş Savaşı'na hiçbir yardımı dokunmadığı iddia edilen Fenerbahçe SK kapatıldı?

Fenerbahçe top oynarken, Mektebi Sultani öğrencileri cephedeydi

Mektebi sultani destekçileri okul için bir dönem mezun veremedik diyebilirler. Bunu demek konusunda haklılar. O çocuk yaştaki öğrencilerin okulu bırakıp, cepheye gitmeleri ne kadar büyük olduklarını gösterir. Şehitlerimize ise saygımız sonsuz.

Şunun farkına varırsak, her şey daha kolay olur; Fenerbahçe'nin bir okulu yoktu, olmayan öğrencileri şehit de olamadı.

Ancak kulübe kayıtlı ve şehit olan bazı sporcular aşağıdaki gibidir.

Çanakkale savaşı - 1. Dünya savaşı - Kurtuluş savaşı sırasında şehit düşen Fenerbahçe spor kulübü mensubu sporcularıdır:

Piyade Teğmen Nurettin Bey (Çanakkale savaşı)
Piyade Teğmen Haldun Bey (Çanakkale savaşı)
Piyade Teğmen Münir Bey (1. Dünya savaşı)
Emirzade Arif Bey (kurtuluş savaşı) - kuruculardandır.
Havacı Cevat Hüsnü Bey (1. Dünya savaşı)
Subay adayı Kemal Bey (kurtuluş savaşı)
Deniz Teğmen Sabri Bey (kurtuluş savaşı)
Havacı Üsteğmen Zeki Bey (kurtuluş savaşı)
Subay adayı Halim Bey (1. Dünya savaşı)

Madem Mektebi Sultani öğrencileri Galatasaray geçmişinden bir parça, onları yetiştiren öğretmenler de öyle olmalı, değil mi?

Resimdeki kişi, General Louis Franchet d'Esperey. İstanbul'a Fransız işgal kuvvetleri komutanı olarak tayin olduğu ilk gün, atıyla Galata caddesinde Türk bayrağını çiğnemiş ve fotoğrafı Kanuni Sultan Süleyman'ın türbesinde çektirmiştir.

Bu terbiyesiz kişi kendisini Sultan Mehmed’e benzetmek için şehirde beyaz atı ile dolaşırken Galatasaray Lisesi’nde bir kral gibi karşılanmayı talep etmiştir.

Aynı kişinin şu cümlelerini de okuyalım: "Fransa bayrağının mağlup Türk toprakları üzerinde gururla dalgalanmasını sağlayan, nam-ı diğer 'küçük Fransa', Galatasaray camiasına ve ordumuz ileri gelenlerini en güzel şekilde ağırlayan Galatasaray lisesi öğretmen ve görevlilerine teşekkürü bir borç bilirim.

Fransa Orduları Kumandanı
Louis Franchet d'Esperey"

Yukarıdaki cümleler Galatasaray şeref defterinde yer almaktadır.

Bakın yüce Atatürk neler diyor?

"Fenerbahçe Kulübünün her tarafa mazhar-i takdir olmuş bulunan asar-ı mesaisini işitmiş ve bu kulübü ziyaret ve erbab-i himmeti tebrik etmeyi vazife edinmiştim. Bu vazifenin ifası ancak bugün müyesser olabilmiştir.

Takdirat ve tebrikatimi buraya kayd ile mubahiyim.

5.5.1334 (3.5.1918)
ORDU KUMANDANI
Mustafa Kemal ATATÜRK"

Yukarıdaki cümleler ise Fenerbahçe şeref defterinde yer almaktadır.

Ayrıca Nutuk içerisinden aşağıdaki kısmı aktarmayı çok severim;

"Yine söylüyorum, bize karşı ileri sürülen düşünceler yanlıştır. Bu gerçek, tarihçe ve mantıkca doğrulanmıştır. Bunu yalnız batıya değil hatta vatandaşlarımıza da önemli olarak hatırlatmak gereği duyuyorum. Çünkü, pek az olmakla birlikte, üzüntüyle işitiyoruz ki, milletin tarihini okumamış veya milli duygudan yoksun kalmış oldukları anlaşılan bazı kimseler, yabancıların bize karşı ileri sürdükleri suçlamaları reddetmedikten başka, vatanlarını milletlerini suçlu göstermekten çekinmiyorlar. Hala bugün, Sultani Mektebi'nin ( Galatasaray Lisesi ) salonlarını bize karşı konferans verdirmek için yabancılara açık bulunduranlar var; bu gibilere LANET... "

AA! Bakınız, Nutuk içerisinde neler yazıyormuş!

Bakın İngiliz işgal kuvvetleri kendi adına turnuva düzenliyor, kazanan belli. Fransız işgal kuvvetleri ise bayrak çiğniyor ve kral gibi karşılanıyor.

Hazır Atatürk demişken

24 Aralık 2015 Perşembe

5. General ( Lord ) Harrington kimdir?

1918 – 1923 yılların arasında Birleşik Krallık’ın Osmanlı’dan sorumlu işgal kuvvetleri komutanıdır.

General, İstanbul'dan ayrılırken kendi adına bir futbol turnuvası düzenler ve kazanan tarafa verilmek üzere bir kupa hazırlatır.

Müzeyi ziyaret ettiğinizde; bu kupayı Londra’dan getirten ve kazanacağına gayet emin olan Harrington’un maç bitmeden "Coldstream Guards" adına hazırlattığı ve mecburen sildirildiği de görülebilir.

4. Atatürk Pera Palas otelinde

Atatürk ve İngiliz komutanları arasında geçenleri biliyoruz...

Bir kısım işgal kumandanları Pera Palas Salonu’nun bir köşesinde otururlar. Mustafa Kemal nedense dikkatlerini çeker. Kim olduğunu soruştururlar. ‘Mustafa Kemal’ denir. Onlar için Mustafa Kemal Birinci Dünya Savaşı’nın en ünlü şahsiyetlerinden biridir.

Yabancı dillerde Çanakkale Harbinden bahseden ve daima Mustafa Kemal'in isminde düğümlenen kitaplar, yazılar, o zaman bile bir kitaplığı doldururdu. Kendisine haber göndererek masalarına davet ederler. Ama Mustafa Kemal'in cevabı hem nazik, hem kesindir:

"Burada ev sahibi olan biziz. Kendileri misafirdirler. Onların bu masaya gelmeleri gerekir."

Peki, kimdir bu komutan?

11. Atatürk ve Fenerbahçe

Atatürk konusuna değinmek gerekirse ulu önderin Kuşdili’ndeki Fenerbahçe binasının kundaklama sonucu yanması üzerine ilk yardımı kendisinin yaptığı zaten herkes tarafından bilinmektedir ki ancak hangi takımı tuttuğu her zaman için bir soru işareti olarak kalacaktır.

Bunun dışında en yakın arkadaşlarından Şükrü Saraçoğlu'nun söyledikleri, Galatasaray kurucularından Ruşen Eşref Unaydın'ın anlattıkları, Atatürk’ün Fenerbahçe hatıra defterine yazdıkları, kendi büstünün bir tek Fenerbahçe Kulübüne konmasına izin vermesi ve Fenerbahçe’ye yakın duruşu sadece bir gözlem ve izlenimdir. 

Atatürk’ün 3 Mayıs 1918’de Fenerbahçe’yi ziyaret ettiği sırada kulüp şeref defterine yazdığı "Fenerbahçe Kulübünün her tarafta beğenilip değer verilen, ortaya çıkmış eser ve çalışmalarını duymuş ve bu kulübü ziyaret edip bu işte emeği, yardımı olanları tebrik etmeği görev edinmiştim. Bu görev ancak bugün yerine getirilebilmiştir. Takdir ettiğimi ve kutladığımı buraya kaydetmekle övünüyorum. 3.5.1918 / Ordu Komutanı Mustafa Kemal" da bilinmelidir.

Fenerbahçe’ye hiç uzak olmayan Atatürk’ün Fransız komutanların ve özellikle Desperey'in ağırlandığı Mekteb-i Sultani ile ilgili görüşleri ve ağır eleştirileri de Nutuk incelenirse görülecektir.


Sizce, Futbol nedir?

7. Tarih: 29 Haziran 1923 Cuma, saat: 15.00

Karşılaşma Taksim stadında oynanacaktı.


İstanbul, her konuyu unutup, bu maça kilitlendi. İstanbul, 29 Haziran günü Taksim’e yürüyordu. Herkes ümitli, neşeliydi. Fenerli gençler vapurdan inmiş, ellerinde Türk ve Fenerbahçe bayrakları, Karaköy-Tepebaşı yoluyla, bugünkü İstiklal Caddesi’ne çıkmışlardı.

Fenerbahçeliler’e, İstiklal caddesi’nde, Galatasaray lisesi’nin bahçesinde toplanmış olan Galatasaraylı gençler katıldı. Bunlar da Türk ve Galatasaray bayrakları taşıyorlardı. Kucaklaşarak, Taksim’e doğru yürüdüler. Taksim meydanına çıkınca, Gümüşsuyu yoluyla gelen Beşiktaşlı gençlerle karıştılar. Onların da ellerinde Türk ve Beşiktaş bayrakları vardı. Hep birlikte, milli mücadele marşlarını söyleyerek, Taksim stadına yürüdüler.

O tarihe kadar hiçbir spor alanında milli maç yapılmamıştı. Dünyadan ve çağdan kopuk bir toplumdu. Bu dayanışma, birliktelik, heyecan, bu maça milli maç havası vermişti.

Taksim stadının ahşap tribünleri dolmuştu. Tribünlere koltuklar dizilmişti. Bu koltuklar, İstanbul terbiyesi gereği, maça gelen hanımlara veriliyor, erkekler ayağa kalkıyorlardı. Kadınların çokluğu dikkati çekiyordu. Taksim stadı hiç bu kadar kalabalık olmamıştı. Seyirciler arasında, o güne kadar hiç futbol maçına gelmemiş beyler ve hanımlar da vardı.

Saat 15.00’e yaklaşırken Türk, İngiliz, Fransız ve İtalyan yöneticiler, komutanlar yerlerini aldılar. Harrington kupası tribünün önünde bir sehpaya yerleştirildi. Seksen santim boyundaki kupa pırıl pırıl parlıyordu.

Heyecan doruktaydı. Maçın başlamasına beş dakika kalmıştı. Bir İngiliz’den Chelsea’li dört profesyonel futbolcunun rakip karmada oynayacağını öğrenen bir Fenerbahçeli, aldığı bilgiyi yanındakilerle paylaştı. Kulaktan kulağa yayıldı. Bazılarını kaygı sardı.

İşgalcilerin ve azınlıkların alkışları arasında İngiliz takımı sahaya çıktı. Diri, kendinden emin, rahat bir görünümleri vardı. Seyircileri selamladılar. Sahaya yayılarak ısınmaya başladılar.

Birden gök gürler gibi bir uğultu koptu. Fenerbahçe görünmüştü. Sarı üzerine lacivert çubuklu formaları ile 11 Fenerli, başta kaptan Hasan Kamil Sporel, koşarak sahaya girdi. Seyircileri selamladılar. Onlar da ısınmaya başlayarak, sahaya yayıldılar. Fener tarihi 11 ile sahada idi.

Hakem maçı başlattı. İngilizler kesin kazanmak için oynuyorlardı. Sert, hatta kırıcıydılar. Fenerbahçe daha sakindi. Birinci devre karşılıklı akınlarla geçiyor, seyirciler hop oturup hop kalkıyorlardı. Alışılmamış kalabalık ve kazanma zorunluluğu Fenerliler’i olumsuz etkilemiş gibiydi. Tutuktular. Devrenin sonuna doğru İngilizler bir gol attı. Türkler donup kaldı ve devre böyle kapandı.

İkinci devre, kadın erkek, Türk seyircilerin kulakları sağır eden haykırışları ile başladı, Devre arasında moral depoladıkları, İngiliz karmasını doğru değerlendirdikleri anlaşılıyordu. Bayraklar sallanıyor, stat tutuşuyordu sanki... 60’ıncı dakikada Zeki Rıza tutulmaz bir şutla eşitliği sağladı. İngiliz karması bocalamaya başladı. Sonra o harika dakika geldi. 74’üncü dakika. Zeki Rıza, topu biraz sürdü, karşısına çıkan İngiliz’i çalımladı ve General Harrington’un hayalini çökerten şutu attı. Top mermi hızıyla uçup, ağları havalandırdı. Kaleci görememişti bile. Binlerce ağızdan top patlar gibi bir haykırış yükseldi: ‘Gooooooooool



Taksim yıkılıyordu. Maç, Fenerbahçe’nin baskısı altında, 2-1 sona erdi. General Harrington, kupayı, takım kaptanı Hasan Kamil Sporel’e verdi. Hasan Kamil Bey, kupayı ağırbaşlılıkla aldı ve seyircilere dönerek havaya kaldırdı. Türkler çıldırırken işgalci İngilizler ise sessizce kayboldu ve hatta sevinç gösterilerini zorla bastırmaya kalktılar.


Bu satırları, ‘Şu Çılgın Türkler’ ve ‘Diriliş’ kitaplarının yazarı Turgut Özakman’ın ‘Cumhuriyet’ isimli kitaplarından, Can Dündar’ın hazırladığı “Bahçedeki Fener” belgeselinden ve Harrington’ın Türkiye anılarını içeren kitaptan harmanlayarak aktardım.

Diğer bir yorum için

6. Harrington turnuvası öncesinde

İngiliz işgal kuvvetleri komutanı Harrington, askerlerine moral vermek için kendi adını taşıyan bir futbol turnuvası düzenler.

Kupa için oynayacak takımı seçmek amacıyla bir hazırlık turnuvası düzenler ve bu turnuva sonunda üç takım ön plana çıkar; Irish Guards, Grenadiers Guards ve Coldstream Guards. General bu üç takımın en iyi elemanlarının iyi bir çalışmaya tabi tutulmaları emrini vermekle kalmaz Cebelitarık ve Mısır'daki İngiliz askerî güçlerinden, hepsi profesyonel birer futbolcu olan dört oyuncu getirtir. Harrington bu takımın adının "Coldstream Guards" olmasını ister.

Fenerbahçe, İngiliz karacılarının ve denizcilerinin futbol takımlarını iyi tanır, bütün oyuncularını bilirdi. Hepsiyle karşılaşmıştı, yenmişti. Bu yüzden, karma takımın da Fenerbahçe’yi yenme olasılığı yoktu. Yöneticiler de, oyuncular da böyle düşünüyorlardı. Ancak, bilmedikleri bir şey vardı. Harrington bu kararı yeni vermemiş, bir ay önce düşünmüş, Mısır ve Malta’da askerliğini yapan dört profesyonel futbolcuyu gizlice İstanbul’a getirmişti. Bu dört futbolcu İngiliz birinci liginde oynayan ünlü Chelsea takımındandı.

General'in karşılaşma için gazeteye verdiği ilan şu şekildedir:

"Gardlar karması Türk kulüplerine meydan okuyor. Galibine, Başkumandanın adını taşıyan büyük bir kupa verilecek bu maça Türk kulüpleri diledikleri gibi takviye de alabilirler."

Bu ilan, Türk takımlarına bir çeşit meydan okuma olarak kabul edilir. General Harrington’un rakip olarak Fenerbahçe’yi istediği söylentisi yayılmıştır. Fenerbahçe iki-üç yıldır İngiliz takımlarıyla birçok maç yapmış, çoğunda galip gelmiş, işgal altındaki halkı mutlu etmişti. General Harrington bu takımı yenerek Türkler’e hadlerini bildirmek istiyordu. Kazanan takımı gümüş bir kupayla ödüllendirecekti. Türk takımlarının başvurusu beklenirken, Fenerbahçe ise generale cevabını şu ilan ile verir:

"Fenerbahçe Kulübü yalnız kendi kadrosuyla bu maçı şartsız olarak kabul eder."

Kupanın anlam ve önemi, Fenerbahçe için çok farklıdır. Çünkü General Harrington'un emriyle Fenerbahçe'nin Kuşdili'ndeki binası işgal edilirken Fenerbahçe'nin kurucularından Refik Bey ve Mustafa Bey şehit edilmişlerdir. Bu nedenle Fenerbahçe General Harrington'un gazete ilanı yoluyla davetini özel olarak kabul etmiş, takviye yapılmasına izin verilmesine rağmen maça takviyesiz mevcut kadrosuyla çıkmış, maçı işgal altında geçen günlerin hırsıyla oynamıştır.

Galatasaray kulübü yöneticileri, Fenerbahçe yöneticilerini ziyaret ettiler. Yenilmek olmazdı. "ya biz de karma bir takım çıkaralım, ya da bir-iki oyuncumuzu alın, daha güçlü olun, yenin İngiliz karmasını” derler. Fenerbahçeliler, Galatasaray yöneticilerine teşekkürlerini sunarken, İngilizler’i yenecek güçte olduklarını belirtirler.

Maç saati gelir çatar

3. Fenerbahçe işgal güçlerinin dikkatini çeker

İstanbul işgal altındayken Fenerbahçelilerin, Kurbağalıdere kenarında kulüp binasının önündeki iskeleye yanaşan motorlarla Anadolu'ya silah kaçırmakta olduğu pek çok kişi tarafından bilinmekteydi. İşgal kuvvetleri komutanı General Harrington bu durumu haber aldıktan sonra Kurtuluş savaşı sırasında Fenerbahçe Spor Kulübü’nün Kuşdili'ndeki merkezi binasının, sırf Selimiye kışlasından çalınan silahların Anadolu'ya kaçırılmasını engellemek için, haftalarca işgal altında tutulmasını emretmişti.

General Harrington aşağıdaki gerekçelerle Fenerbahçe Spor Kulübü'nü kapattırmıştır.

1. Fenerbahçe spor kulübü, ittihat ve terakki fırkası'nın bir şubesi olup spor maskesi altında siyasi faaliyetlerde bulunmaktadır.
2. Fenerbahçe müttefik kuvvetlere karşı düşmanca duygular beslemekte ve bunu her fırsatta ifade edip ahaliyi kışkırtmaktadır.
3. Kulüpte yuvalanan bazı kimseler Anadolu'daki asilere silah ve mühimmat sevk etmektedir.
4. Görülen lüzum üzerine Fenerbahçe Spor Kulübü süresiz olarak kapatılmış ve azaları her türlü sosyal faaliyetten men edilmiştir.

Burada bir mola verelim

2. Fenerbahçe spor kulübünün kuruluş tüzüğü

Madde 2
Fenerbahçe spor kulübünün kuruluş amacı; vatan gençlerini, vatanın korunması için asgari seferberliklere hazırlamaktır.

3 Mayıs 1907

Bu daha başlangıç idi. Devamı şurada

18 Aralık 2015 Cuma

Birinin çöpü başkasının hazinesidir.

Evde yıllardır gözümün önünde duran, kullanmadığım bir sürü elektronik eşya vardı. Hepsi bir arada duruyordu. Öyle ki artık, dolap, çekmece ... bunlardan girilmez olmuştu. 

Peki ne diye saklıyordum bunları? Lazım olur diye. E, olmuyordu işte.

"Atayım" dedim. Olmadı. Çünkü elektronik eşyaları öylesine çöpe atmak olmazdı. Üstelik çalışıyorlardı. Birinin işine yarayabilirdi.

"Dursun" dedim. Olmadı. Çünkü "belirli bir süre kullanmadıysan, gereksizdir". Ayrıca "sahip olduklarınız, sonunda size sahip oluyor". Ve de "less is more"

"Vereyim" dedim. İsteyen olmadığı gibi, acayip acayip de baktılar.

"Satayım" dedim. Dükkan dükkan, dolaşıp satmak mı?

Ancak bir filmde gördüğüm şu sahne aklımda dönüyordu. Girişimci genç, garaj satışından aldığı bazı eşyaları, eBay'de daha yüksek bir ücret karşılığında satıyordu. 

Hemen açtım cepten hotspot'u ve www.sahibinden.com maceram başladı.

Ücretsiz ilan verme imkanı varken bana tek düşen fotoğraf çekip, doğru dürüst bir kaç kelime eklemekti.

Bu süre içinde sattığım şeylerin listesi aşağıdaki gibidir
  1. Modem ( 2 tane )
  2. Router
  3. Yazıcı
  4. 35 mm klasik fotoğraf makinesi ( modern teknolojiyi reddeden bir fotoğraf sanatçısına sattığım için mutluyum )
  5. 3.5" harici harddisk
  6. Uydu alıcı
  7. Minik hoparlör
  8. HDMI kablo
  9. Mouse
  10. Kablolu klavye ( 2 adet )
  11. Android telefon ( 2 adet )
  12. Klasik cep telefonu
  13. Müzik seti ( plak, çift kaset çalar, radyo ve CD )
  14. Video ( bildiğiniz klasik beta video, 2 adet )
  15. Video kaset sarıcı
  16. Çeşitli şarj aletleri
  17. Çeşitli dönüştürücüler ve kablolar ( HDMI - VGA, priz soketi, USB uzatıcı ... gibi )
  18. Handy-cam ( sinema-televizyon bölümünde okuyan bir arkadaşa sattığım için mutluyum )
  19. Eski laptop ( arkaşadıma verdim, işine yarayacağı için mutluyum )
  20. Eski laptoplardan kalan RAM ve HD
  21. HD kutusu
Fiyatı oldukça düşük tuttum. Amacım, zaten çöpe atmak üzere olduğum ancak çalışır ürünlerin bir başka kişi tarafından kullanılması idi ve mümkünse bunun karşılığında bir miktar da para kazanmak. Hal böyle olunca hepsi bir çırpıda satıldı. Üstelik elime de 800 TL civarında bir para geçti. Ortalık boşaldı. Ayrıca evimizi kentsel dönüşüm kapsamına sokacaktım, bunları dışarı taşıma ve ev bittikten sonra tekrar geri taşıma zahmetinden de kurtuldum.

Biriken para ile telefonumu yeniledim, harici harddiski 2.5" olarak yeniledim.

Ödemeleri posta çeki hesabıma ya da banka hesabıma peşin aldım ve kargo maliyetini alıcı ödeyeceği için, sadece PTT'yi kullandım,

Israr eden de olursa Get kullandım. Alan kişinin ürününü ve satan kişinin ödemesini garanti ettiği için her iki taraftan da komisyon alıyor, alsın hakkıdır.

Alan kişinin para yatıracağı hesap için ise CepteTEB'i kullandım. EnPara gibi bir bankacılık ürünü. Hesap işletim ücreti yok, sözleşme ayağınıza bir de hediye ile geliyor, mevduatınıza faiz veriyor, fatura ödüyorsunuz ( ama bir EnPara değil )

Bunları sattıkça gelen rahatlama ve ferahlama hissi, vererek devam etti.

Üniversite okurken aldığımız çeşitli ansiklopediler vardı. Cilt cilt .. ne büyük paralar ödemiştik. Bunları atmak ya da yakmak doğru olmazdı. Çareyi üniversite kütüphanesine bağışlamakta buldum. Üniversite ise bu ansiklopedileri merkez kütüphane yerine uygun fakültede kullanmayı uygun bulduğunu adresime teşekkür ederek gönderdiği mektupta bildirdi. Daha ne olsun?

"Sahip olduklarınız, zamanla size sahip olur"

13 Aralık 2015 Pazar

TTnet şikayetim hakkında

Annem by-pass ameliyatı oldu ve babama ise kalp pili takıldı. Evde refakatçi olarak zaman geçireceğim için internet bağlatmak istedim ve başvurdum. ( Hijyen kuralları gereği, eve ziyaretçi kabul etmezken, çok yakın akrabaların bir uğrayıp dileklerini iletmesine izin veriyordum )

Bağlantının sağlandığını öğrenince, şifrelerimi alarak bir koşu modemi kurdum ( 1. modem, 1. kurulum ) ancak tüm internet sayfalarında "sınırlı bağlantı" ya da "bağlantı hatası" görünüyordu.

Müşteri hizmetlerini aradım, aldığım cevap ise "IP çıkışı sağlanıyor, muhtemelen modem / splitter / iç hat hatası" idi. Evime teknik servis yönlendirilmesini istedim. Gelen servis modemimin bozuk olduğunu söyledi. Ancak bu modem birkaç ay önce çalışıyordu. TTnet bayisine giderek, denedim ve hala çalışıyordu. Modemin yeni fiber bağlantı tipine uygun olamama ihtimaline karşı yeni bir modem aldım ve kurdurdum. ( 2. modem, 2. kurulum )

Tüm kurulum işlemlerini TTnet bayisinde yaptım, çünkü laptopumda CAT-5 kablo girişi bulunmuyor.

Modemi eve getirip bağladığımda "sınırlı bağlantı hatası" devam ediyordu. Tekrar müşteri hizmetlerini aradım "IP sağlandığı.... modem hatası" teşhisi devam etti. Diğer bir splitter taktım ve iç hattı yeniledim. Ancak hata devam ediyordu. Müşteri hizmetlerini aradım ve "modemin TTnet bayisinde çalıştığını ancak evde çalışmadığını" belirttim, eve tekrar teknik servis gönderildi. Kendisi, modemimin bozuk olduğunu tekrar söyledi.

Yeni aldığım modemi TTnet bayisine götürdüm, iade etmek istediğimi belirttim. İade olmayacağını ancak, değiştirebileceklerini söylediler. Kabul ettim, kurdurdum ve tekrar eve geldim. ( 3. modem, 3. kurulum ) Ancak hata devam ediyordu. Müşteri hizmetlerini aradığımda "bozuk modem" teşhisinde ısrar ettiler ve eve tekrar teknik servis gönderdiler. Farklı bir teknik servisi çalışan bir modem ile göndermelerini istememe rağmen, aynı kişiler elleri boş geldi.

Hiçbir modemin bozuk olmadığı, farklı birşeylerin ters gittiği konusunda ısrar edince müdürlük, saha personeli .... vb bir sürü telefon görüşmesi yapıldı. Benzeri bir şikayetin civarda yaşanmış olduğu hatırlanınca, 63. porttaki hattın 81. porta alındı, aç / kapa / restart işleminden sonra bağlantı geldi.

Ancak fatura da gelmişti. Müşteri hizmetlerini aradım ve faturayı ödemeyeceğimi çünkü hatanın bende değil, kendilerinin olduğu belirttim. İnceleyip dönecekleri söylendi. 1 saat olmadan arandım ve hatanın kendilerinde olmadığı, bu sebeple itirazımın haksız olduğunu söylediler.

Teknik servisi arayıp, rapora yazdıkları sebebi ile faturamın iptal edilmediğini söyledim. Aldığım cevap ise "ben faturadan, rapordan anlamam abi, ben saha personeliyim. o işleri müdürlükte halletmen lazım" oldu.

Başvuruyorum, "bağlantı sağlandı" deniyor. 

Evdeki hattımda sorun yokken yenilettim ve modemim çalışıyorken yeni bir modem aldım ve bunların bir de masrafı var. 

Ev / apartman / site girişine sağlanması gereken hizmet ise ayıplı / kusurlu, tam / eksiksiz değil.

Tüm bunlara rağmen bir de fatura gönderiliyor ve sizi dinleyecek bir yetkili yok. Müşteri hizmetleri "sizi anlıyorum Semih bey ama bize yapılan bildirim bu yönde" demekten başka birşey beceremiyor.

Demek ki personel işini bilmiyor ve yalancı. O arıza formuna "modem hatası" demek yerine "port hatası" demeyi beceremiyor. Belki kendini belki de işverenini koruyor. Ancak bu yalancı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Üstüne üstlük evde hijyen sağlamaya çalışırken, eve ziyaretçi almazken, grip mi nezle mi olduğu belli olmayan kişileri eve kabul etmek zorunda kalıyorum, bana kalan ise 10 TLlik fatura ve bir de ağır sigara kokusu.

20 Kasım 2015 Cuma

Tekstil ve doğa

Tekstil mühendislerinin simgesi örümcektir. Bunu birkaç sebebe dayandırabiliriz.

Örümcekler kendi liflerini kendileri üretmektedir. Bu lifi ise ağ örmek için kullanmaktadırlar. 

Ayrıca moda ile de ilgilendiklerini öğrenince daha da şaşırdım. 

jumping spider wearing a water droplet as a hats

Bu sevimli örümcek cinsi kafasında şapka olarak su damlası taşımayı kendine huy edinmiş. Belki kafasını serinletiyor, belki karşı cinsi etkiliyor, belki de düşmanlarını kaçırıyor.

Doğada bir de "Dokumacı kuşu" varmış. Bu kuşlar, adlarından da anlaşılacağı gibi, gerçekten dokurlar ve bu sanatlarıyla kendilerine yuvalar inşa ederler.





Ufak bir de video var, tam burada

Bir de dokumacı karıncalar varmış efendim. Grup halinde hareket ederek yaprakları önce kancaları ile kilitliyorlar sonra özel bir yapışkan salgılayarak birbirlerine tutturuyorlar. Bu şekilde top büyüklüğünde yuvalar yapabiliyorlarmış. Bkz bir video


13 Kasım 2015 Cuma

Matematik zevklidir


Uygun yöntem ve örneklerle anlatılınca, ne kadar da ilgi çekici değil mi?

Mutlak değer fonksiyonunu anlatırken "çamaşır makinesi örneği" veya tam sayı fonksiyonunu anlatırken "her zaman sağdaki" kuralı ... ile anlatıldığında öğrenci daha hızlı kavrayacaktır.

Atatürk ve Matematik

Ulu önderin bir matematik kitabı yazdığını biliyoruz. Bugün kullandığımız birçok terimi kendisi sayesinde biliyoruz ve matematiği anlayabiliyoruz.


Ayrıca "Nokta: 3 boyuttan hiçbiri kendine olmayan varlık" diyerek şurada bahsettiğimiz konuya ne de güzel tanımlar getirmiş.

12 Kasım 2015 Perşembe

Kaz ciğeri


Ciğerleri yağlı olsun ve böylece insanlar lezzetli yemek yesin diye, kesilecekleri güne kadar, hergün defalarca boğazlarından midelerine indirilen hortumla besleniyorlar, bazen bağırsakları yırtılıyor veya kusmuklarında boğulup ölüyorlar.

300 gram ciğerleri için esir tutuluyorlar, işkence görüyorlar ancak hiç kanat çırpamıyorlar.

Kaz ciğeri yemeden yaşayabiliriz ancak onlar ciğersiz yaşayamazlar.

10 Ekim 2015 Cumartesi

Trafik terbiyesi

İki şeritli yolda ilerliyorsunuz, döneceksiniz ama sağa değil. Sola dönmek için diğer şeritten geçmeniz gerekiyor. Yani o şeridi bir süre işgal edeceksiniz. Karşı şerit boş iken dönersiniz, değil mi? EVET

Karşı şeridi düşünsek de, kendi şeridimizi düşünmüyoruz. Karşı şeridin boşalmasını beklerken, kendi şeridimizi işgal etmemek için aracımızı sağa çekip her iki şerit boşaldığında sola dönersek, trafik terbiyesinden tam not alırız.

Bir de, akan trafiğe girmek var ki ... O sol dikiz aynası neden var? bir kontrol etsene güzel kardeşim! Arkadan gelen kişi duramayabilir. Hele ki bunu yokuşta yaparsanız, kulaklarınız uzun süre çınlar. Güç bela hızlanan ve yolu tutan aracı yavaşlattınız, devrini düşürdünüz, vites düşürdünüz.

Azıcık dikkat!

İş güvenliği ve bilişim

6331 sayılı kanun kapsamındaki çalışmalarımızı mümkün olduğunca yazılı olarak kayıt altına almaya çalışıyoruz. "Söz uçar, yazı kalır" deyiminin ne kadar doğru olduğunu her seferinde görüyoruz.

Özellikle bir denetleme olduğunda iş güvenliği uzmanının, işveren tarafından hemen satıldığına ve yalnız bırakıldığına şahit oluyoruz.

Hazırlanan "Risk değerlendirme raporu" ile tespit ettiğimiz aksaklıkları, eksikleri, yanlışları işverene bildiriyoruz ve düzenli olarak yeniliyoruz. Her gün bu raporu hazırlayamadığımız için karşımıza çıkan diğer durumları ise "Öneri ve tespit defteri" ile işverene tebliğ ediyoruz. Tespit edilen aksaklığın, bu deftere yazılmış olması işverene tebliğ edildiği anlamına geliyor. Uzman ve hekim birer kopya alırken işverene de son kopyaya sahip defter kalıyor.

Ancak bu üçlü ile bakanlık nerede duruyor? İşletmenin "Acil durum planı" hazırlayıp hazırlamadığı, iş yerinin uzman / hekim tarafından ziyaret edilip edilmediği bakanlık tarafından takip edilemiyor.

Halbuki "Patlamadan korunma dokumanı" ve "Büyük kaza önleme politika belgesi" çalışmalarında hazırlanan rapor bakanlığa ait sisteme yükleniyor. Böylece, hem bakanlık takip ediyor hem de elindeki örnekler çoğalıyor.

Bu sayede denetleme planlanırken, çalışmaları yaptıran ve yaptırmayan işletmeler ayrıldığı gibi, yaptırmayan işletmeleri ziyaret ile zaman kaybı da önleniyor. Gönderin cezayı gitsin, değil mi?

Kayıp olma ihtimali olan bir defter yerine online tutulan ve 4 tarafın tamamının gördüğü bir sistem daha yararlı olmaz mıydı? Ayrıca bu şekilde notlarınızı bu sisteme sadece o işyerinde değil, kendi ofisinizden de aktarabilirsiniz.

8 Eylül 2015 Salı

Kos

Egemenliğimiz altına giren yerlerin ismini değiştirmek gibi bir alışkanlığımız var. Tripolis Tirebolu, Heraklia Ereğli, Kerasos Giresun gibi.

Biraz araştırdığımda Kos'un ( İstanköy / Stinkos = Kos’a gidiyorum ) İstanbul ( Stinpoli = şehre gidiyorum ) ile aynı akibete uğradığını gördüm.

Kos adası, tarihin çeşitli dönemlerinde bazı haritalarda ise Latince uzun anlamına gelen Lango olarak isimlendirilmiştir. Piri Reis ise Longu olarak tarif etmektedir. Ada Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde de yer almaktadır. 400 yıl süren Osmanlı imparatorluğu idaresi, adanın 1912 yılında İtalyan’lara bırakılması ile son bulur.

Uzun değil mi?
Kos’un Kumburnu ile Akyarlar arası 3 km olsa da Kos, Bodrum yarımadasına 10 km mesafede bulunmaktadır. Yolculuk ise tercih ettiğiniz feribota göre 20 dakika ile 45 dakika arasında sürmektedir. Yunanistan’ın 12 adalar ( Dodekanes ) vilayetine bağlı bir adadır.

Burada şunu belirtmek istiyorum; aslında 14 büyük ada ve 20 ada / adacık olmasına rağmen, Osmanlı zamanında 12 kişilik heyet tarafından yönetildiği için bu isimle anılırlar. Sporat adaları olarak da bilinirler. Merkez, en büyük ada olan Rodos'tur. Daha fazla bilgi için

Acil durumlarda 0030 224 102 3362, 0030 694 658 5302 numaralı telefonlardan TC Rodos başkonsolosluğuna ulaşabilirsiniz.


2 Eylül 2015 Çarşamba

İş hayatında genel başarı kuralları

Aklınıza o "muhteşem" bir fikir geldiğinde, çoğu zaman sizden daha önce yola girenlerin ve hatta ilerleyenlerin olduğunu görebilirsiniz. Bu isteğinizi kırmasın. Aslında iyi bir durum olduğunu bile söyleyebiliriz. Küresel örneklerine bakarsak ne google ilk arama motoru idi, ne youtube ilk video servisi idi, ne de bunlar sonuncusu olacaklar. İşe başladıklarında önlerinde örnek olması da iyi bir şey aslında. Neleri farklı yapabileceğinizi, nerelerde hata yapıldığını görebiliyorsunuz.

Bir fikri öteye taşımanın ilk yolu bir ön araştırmadan geçer. İyi çalışmanız için gereken süre aslında birkaç saat. Bu çalışma aslında çok önemli ve o heyecanla kendinizi kaptırdığınızda sabahın ilk ışıklarını görebilirsiniz. Bu aslında iyiye işaret, beyin fırtınası yaptığınızı, yapılacak çok şey olduğunu gördüğünüzü gösteriyor.

Önümüzde google, youtube, bloglar, wikipedia, ekşisözlük ve daha binlerce farklı kaynak olduğuna göre, gerisi size kalıyor.

Sonraki aşamamız, bu araştırmamızı fizibilite diyebileceğimiz bir biçimde toplamak. Burada vereceğimiz karar olumlu ise iş planını hazırlamaya başlıyoruz. İyi ve kapsamlı bir iş planı hazırladığınızda ve işinizi iş planına göre yürüttüğünüzde sonraki çalışmalarınızda daha geniş görmeye başlayacaksınız.

Bu çalışmalarda kendinize sormanız gereken sorular, yapmanız gereken hesaplar, işiniz ile ilgili ayrıntılar ... karşınıza çıkacak.

Duyduğunuz her fikrin peşinden gitmeyin.

Aklınıza gelen her fikir - tabi ki- güzeldir ama birkaç saatlik çalışma ile az önce ne kadar da saf ve toy olduğunuzu görebilirsiniz. Aceleye gerek yok ( ama bu yavaş olmanız gerektiği anlamına da gelmiyor )

Aklınıza gelen her fikri paylaşmayın, şu anda neyi kovaladığınızı anlatmayın. Fikrinizi alıp sizin önünüze geçenler olacağı gibi, başarısız işler kovalayan bir girişimci olduğunuz görüşü de oluşabilir. 

Gelen her teklifi kabul etmeyin.

Çok dinleyin, çok okuyun.

Farklı konularda da kendinizi geliştirin, çünkü bakışınızı ve ufkunuzu geliştirebilir. Bir benzerlik kurabilirsiniz.

Çok yorulduğunuzda, dinlenmek için işinizi değiştirin.

Birçok ihtiyacınızı kendiniz halledebilirsiniz.

Karşılıklı tam güven kurulmadan, hiçbir iş başarılı olamaz.

Ticarette kazanç, satın alırken başlar. Siz bir ürünü pahalıya mal ettiniz diye, kimse ona ederinden fazla vermez.

Manevi kazancınız, yatarken başınızı koyduğunuz huzur denen yastık, ise doğru yoldasınız demektir.

İşinizi en iyi siz takip edersiniz.

O iş oldu diye fazla sevinmeyin, olmadı diye de fazla üzülmeyin.

18 Ağustos 2015 Salı

Gezi parkı olayları

#gezi ne bir darbe girişimi ne de bir hükumeti yıkma girişimidir.
Yeşili korumak isteyenlerden oluşur.

#gezi sadece Taksim'deki ufak bir park ve 3-5 ağaç değildir.
Aynı duyguyu farklı şehirlerde yaşayan kişiler, protestoları kendi şehirlerine taşımışlardır.

#çapulcu Rant uğruna doğadan koparılmak istenen her fidanı, her karış toprağı, her akarsuyu ve her koyu korumak için direnen kişidir.
Bu çapulcuların başkaldırısı baskı ve "ne yaparsanız yapın. orası için karar verdik. yapacağız" diyen düzene karşıdır.

#çapulcu lideri, karargahı, dini, cinsiyeti, yaşı, memleketi yoktur.
Tamamen bağımsız bir harekettir, hiçbir siyasi partinin kapsamında değildir.

#gezi geniş katılım almıştır.
Protestolar sırasında travestileri, kutlama yürüyüşlerinde ise LGBT üyelerini gördük. Kendilerini ilk defa bu kadar rahat ve özgür ifade ediyorlardı.

#gezi tüm dünyanın ve hatta ülkenin (!) desteğini almıştır.
Doktorlar yeminlerinin gereğini yerine getirdi. Gazdan etkilenenlere ( Ne olduğundan habersiz sokak hayvanlarına bile ) limon, sirke, su ile yardım edildi.

#gezi korkunun yıkıldığı yerdir.
Mizah yoğun olarak hissedilir.

#gezi "baş belası twitter"
İletişim ve haberleşme için satılmış, filtrelenen, kapatılan zift medyasının yerini sosyal medya yoğun olarak almıştır.

#gezi sırasında direniş tarihine örnek birçok şeye şahit olduk. Orada, o anda ortaya çıktı.
Çapulcular eylemden sonra elele vererek parkı kendileri temizlediler
Çapulcu olun olmayın, eylem yapın yapmayın, protestoların içinde bulunun ya da bulunmayın, polisin önüne çıkan herkes nasibini aldı. Açıklama şu idi "çapulcu sandım". Hiçbirşey yapmayan "Duran adam" ortaya çıktı.

#gezi araştıran, öğrenen, okuyan genç neslin sorguladığı, isyan ettiği park oldu.
Kendi halinde kitap okuyan gençlere, nefretle bakıldığını gördük.

#gezi her canlının sevildiği yer oldu.
Acıkınca mangal yapıp, biraz sonra kendine gaz sıkma ihtimali olan polise de ikram ettiler.

#gezi eğitimli, tam donanımlı ( toma, helikopter, gaz, maske ...vs. ) polise karşı okulundan, işinden çıkıp mücadele için gelen gençler gördük.

4 Ağustos 2015 Salı

Zorlama ile iş güvenliği

6331 sayılı kanun özetle çalışan güvenliğini, işverenin yatırımını, oluşacak her türlü can / mal / zaman kaybını önlemeyi amaçlıyor.

Ancak bazı yapılan hatalar vatandaşın ve işverenin bu kanuna güvenini sarstığı gibi, ilgisini de kaybetmesine yol açtı.

Her işimizde olduğu gibi çalışmaları son ana bıraktık, kanun ve bağlı yönetmeliklerin yürürlüğe girmesine az bir süre kala uzman yetiştirmeye kalktık. Son sınavlarda karşımıza çıkan hatalı sorular ( ve düzeltmelerin geç yayınlanması ) ile birçok uzman adayı hak mahrumiyetine uğradı. 

Bizlere yetki veren bakanlığı 80 soruda 14 hata yapmasını aklım bir türlü almıyor. Hele hele sınavın hatalı sorularının ise 15 ay sonra açıklanmasının hiçbir izahı yok. Beni değerlendirmeye çalışan koskoca bakanlığın 80 tane soru hazırlayacak, kontrol edecek bir kadrosu nasıl olmaz? Bakanlık soru hazırlamayı beceremezken, bizlerden çözmemizi nasıl bekler?

Aynı bakanlık benzeri hataları müfettişleri ile de yapıyor, beni denetleyen müfettişin benden daha iyi bilmesi gerekmez mi?

Yapılan diğer hata ise, kanun uygulamaya girdiğinde yetersiz uzman olduğu ortaya çıkınca yaşandı. Önce hizmet alma zorunluluğunu çok tehlikeli ve tehlikeli sınıfta tutarken, 50 kişiden az çalışanı bulunan az tehlikeli işletmelere 2 sene daha zaman tanıdılar. Uzmanların hala yetersiz olduğu ortaya çıkınca uzmanlara bir üst sınıfta hizmet verme hakkı sağladılar. Ancak bu da yetersiz kalınca, belirli bir sigorta gününü doldurmuş uzmanlara doğrudan o sınıfa yükselme hakkı tanıdılar.

15 sene önce üniversiteyi bitirmiş ancak babasının marketinde genel idare ile ilgilenen bir mühendis, yeterli günü doldurduğu için bir gecede A sınıfı uzman oldu. İnanılmaz.

Uzmanlığa başvuracak adayların mezuniyet dalları da genişletilince, çarşı pazar karıştı.

Ortada ne yaptığını bilmeyen bir sürü uzman oldu. Ne fiyat tarifesi belli idi ne de bunları denetleyen bir müfettiş ekibi.

Kanun yürürlükte olmasına rağmen hala, hizmet almayan bir işveren grubu var. "Ne gelen var, ne giden" mantığı ile "denetleme yok, ceza yok. 2 senedir ödeme yapıyorum. ne olduğunu hala anlamadım" diyen işverenler de az değil.

Bu kanunun en fazla itiraz çeken noktalarından biri zaten "devlet denetleme görevini başkasına devredemez" idi. Doğru! Uzman kendi namına ticari faaliyette bulunurken, ekmeğinin peşinde koşarken, devlete "burada eksikler var" diye ihbarda bulunamaz. Uzmanı fabrikası kapanan ya da para cezası ile karşılaşan işverenin ( hele kabadayı ise ) elinden hangi devlet kurumu alacak?

İşvereni ceza ile korkutmamak gerekir. Bu hizmeti isteyen almalı. Ancak gönül rızası ile bu hizmeti alan, kar amacı ile kurulan ve faaliyette bulunan işletmeye de maddi katkısı olmalı. Vergi indirimi, SSK payına katkı, bazı harçlardan muafiyet ... gibi. "Ya da hizmet almayabilirsin ancak iş kazasında canını yakarım, tek sorumlu seni sayarım" diyebilmeli devlet.

Çalışan eğitimlerini devlet vermeli. Eğitim olsun diye değil, çalışanı eğitmek için vermeli.

Acil durum eğitimlerini okullarda, iş yerlerinde, mahallelerde herkes bilmeli. Okullarda ders olarak okutulmalı. Bir yangın sadece fabrikada mı çıkar? Bir deprem sadece bir tesisi mi etkiler? Acil durumlara toplum olarak hazır olmalıyız. İlkyardım kuralları sadece iş yerinde mi gerekir?

Risk değerlendirme raporları, devletin sistemine de yüklenmeli. Hem kimler bu raporu hazırlatmış, kimler hazırlatmamış takip edebilir hem de raporlarda neler yazılıyor, incelenebilir.

Öneri ve tespit defteri de online olmalı. İşveren de, uzman da, hekim de ve o bölgeden sorumlu müfettiş de görebilmeli. İsteyen çıktı almalı. Bu devirde hala kağıt, defter, kaşe ...... ( aklıma hala seçimlerde parmağa sürülen mürekkep geldi. hani çipli kimliker ? )

Devlet hangi çalışanın iş başı, iş güvenliği eğitimine en son ne zaman katıldığını kendisi takip etmeli. Çalışan bu eğitime kendi isteği ile katılmalı. Katılmalı ki, primi daha az ödesin.

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Sinyal vermek

Aslında emniyet kemeri takmak gibi bir alışkanlık işte. Alıştıktan sonra onsuz yapamıyorsunuz.

Yanlış öğrenilen birşeyi düzeltmek, değiştirmek zor olduğu için en baştan doğrusunu öğrenerek başlamak gerekiyor.

Sinyal vermekteki amacımız, diğer araçlara veya yayalara niyetimizi belli etmek, bu kadar basit.

Genellikle araç sollamaya niyetlendiğimizde hız şeridinde yolunu alacağımız araca uyarı vermek amacı ile kullanıyoruz "hızlı geliyorsun ama ben birazdan o şeride dalacağım, yavaşla ve yolu bana bırak". Hayır, o araç o şeritte olduğu için öncelik her zaman onun, sollamak niyeti ile onun mevcut bulunduğu şeride misafir olarak giriyoruz.

Sinyal önde bulunan veya arkadan gelen araçlara sonraki hareketimiz hakkında fikir vereceği gibi, kavşakta bekleyen araçlara da fikir veriyor. Bir "T" kavşak düşünelim, yavaşladığınız, durdunuz ve bekliyorsunuz. 90 derece dönüş yaparak yolunuza devam edeceksiniz. Solunuzu ve sağınızı kontrol ediyorsunuz, trafik müsait olduğunda hareket ederek o trafiğe karışacaksınız. Soldan ve sağdan gelenler önünüzden gelip geçiyor. Bir de bakıyorsunuz, soldan gelen araç yavaşladı, durdu ve sağa kırarak yanınızdan geçti gitti. Halbuki sinyal verse idi, onun sağa döneceğini ( düz devam etmeyeceğini, önünüzden geçmeyeceğini ) anlayıp trafiğe çıkabilecektiniz. Kızdınız, değil mi? Kızdınız çünkü, onun bu düşüncesizliği sizin zaman kaybınıza sebep oldu. Aynı şey diğer tarafa dönüşte de geçerli, aynı şey sizin sinyal vermediğinizde karşı taraf için de geçerli.

Trafikten bahsetmişten, diğer hatalı bulduğum noktaları da aktarayım.

Gidiş geliş şeritli bir yolda ilerliyorsunuz, gireceğiniz sapak sağ tarafta değil sol tarafta. Genel olarak uygulanan şu; sol sinyali ver, yavaşla ve dur, karşıdan gelen trafik müsait olduğunda solda bulunan sapağa gir. Akan trafikte durup, arkadan gelenlerin şeridini işgal edip, tehlike yaratmanın anlamı yok. Doğrusu şu olmalı; sapağa yaklaşırken sağ sinyal verip, uygun bir yerde şerit işgal etmeden sağda beklerken sol sinyal vermek ve hem arka hem ön trafik müsait iken sağa girmek. 

Döner ( ya da dönel ) kavşak diye 4 yolun kesiştiği göbeklere diyoruz. Bu kavşaklarda geçiş hakkı daima kavşak içindekine aittir. Dünyanın her yerinde böyledir.



Yol ver
Ortadaki resim aslında gayet güzel açıklıyor, sağ şeritten devam ederken kavşağa yaklaştığınızda önünüze "yol ver" tabelası çıkıyor. Önce yayalara yol veriyoruz. Sonra önümüze 4 şık çıkıyor, sağa girmek ( 90 derece ) , kavşağın yanında geçip düz gitmek ( 180 derece ), kavşaktan sola dönmek ( 270 derece ) ve kavşaktan tam geriye dönmek ( 360 derece )

Geçiş üstünlüğü kavşaktaki araca aittir, demiştik. Yani kavşaktaki araç seyrine devam edecek. bekleyen olarak onun önün atlamacağız, o geçtikten sonra yol müsait olduğunda yola giriyoruz. Bundan sonra ise yol bizde, tabiki sinyal vermeyi de ihmal etmiyoruz. Ayrıca sol tarafı her zaman kontrol ediyoruz ancak sağa da bakmakta fayda var.

19 Temmuz 2015 Pazar

Faşizm

En beğendiğim İngiliz pop şarkıcılarından biridir, Sir Elton John.

Yıllarca kasetlerden dinlediğim şarkıların kliplerini de izlemek istemiştim, duyduklarımı görmek güzel olacaktı.

Nikita'yı izlerken, dikkatimi çekti. Berlin duvarında "Kahrolsun Faşizm" yazıyor.


Biz Türkler hakikaten alemiz yahu.

9 Temmuz 2015 Perşembe

Safe mode hangi tuş?

Bilgisayarı "safe mode" ile başlatmanız gerekiyor, bütün F tuşlarını denediniz, aklınıza gelen diğer tuşları da.

Google'da ise anakart, marka, model arasında kaybolduk. Çare aşağıda yazıyor.

msconfig

boot ( önyükleme )

safe boot ( güvenli önyükleme )

minimal ( en az )


not: aynı ayara denetim masası / yönetimsel araçlar / sistem yapılandırması ile de ulaşabileceğinizi unutmayın.

28 Haziran 2015 Pazar

Din, ahlak, medeniyet ve Tanrı üzerine

Din, güzel ahlaktan ibarettir. / Hz. Muhammed

Medeniyet ahlaktır. / Prof. Dr. İlber Ortaylı

Vicdan, insanın içindeki Tanrı 'dır. / Victor Hugo

11 Haziran 2015 Perşembe

Tehlikeli madde güvenlik danışmanlığı

Kursa devam ederken, sınav için çalışırken "ben nasıl böyle bir hata yaptım?" diye defalarca kendime sordum.

2 tane dev gibi kitap, bilgisayar ve internet açık olduğu halde birşey anlayamadığınız zamanlar oluyor.

Tespih ??
Çalışırken "ya sabır" çekmek için elimden düşmeyen tespih fikir verecektir.

10 Haziran 2015 Çarşamba

Din ve devlet

Din ve devlet işlerinin ayrı olduğu bir devlette nüfus cüzdanlarında neden "din" hanesi bulunuyor?


Vatandaşın hangi dine mensup olduğu, devleti neden ilgilendiriyor?

Vatandaş, bir dine inanmak zorunda mı?

Ölümünün ardından, yakınlarına sorup öğrenip, o dinin gerektirdiklerini yapmak çok mu zor? 

"Kendisi hayatta müslümandı", "kendisi budistti" diye söylemek mi, çok mu zor?

Benzeri soruları, okullarda din dersine kadar götürebiliriz. Aile, çocuğun alevi, budist, ateist, hristiyan ya da musevi olarak yetişmesini istiyor olabilir. Bu durumda kendisini müslümanlık kurallarının öğretildiği bir din dersine zorlamak, ne derece doğrudur?

Dersin içeriği ahlak, terbiye kapsamında olabileceği gibi dinler hakkında genel bilgi verilemez mi? Öğrenci kardeşimiz her dini tanıyarak büyüse, fikir sahibi olsa fena mı olur?

Nüfus cüzdanınızdaki din hanesinde yazılanı değiştirmek veya haneyi boş bırakmak için yapılması gereken tek şey ise nüfus müdürlüğüne bir dilekçe ile başvurmak.

Alex



Kazanmak

Önce seni görmezden gelirler

Sonra alay ederler

Sonra seninle savaşırlar

Sonra SEN kazanırsın !

Anlaşmak

En kötü anlaşma, olmayan anlaşmadan iyidir!

Yapmak, denemek

O yapıyorsa, ben de yaparım!

Ben yapıyorsam, daha iyisini yaparım!

Ben yapıyorsam, en iyisini yaparım!

6 Önemli Tavsiye / Warren Buffett

1. Gelir üzerine:

"Asla tek bir gelir kaynağın olmasın. İkinci bir kaynak için yatırım yap."

2. Harcama üzerine:

"Eğer ihtiyacın olmayan şeyleri satın alırsan, bir gün ihtiyacın olanları satmak zorunda kalırsın."

3. Tasarruf üzerine:

"Harcamalarından kalanı tasarruf etme, tasarruflarından kalanı harca."

4. Risk üzerine:

"Bir nehrin derinliğini iki ayağınla birlikte ölçme."

5. Yatırım üzerine:

"Bütün yumurtaları tek sepete koyma."

6. Beklentiler üzerine:

"Dürüstlük pahalı bir hediyedir, bunu ucuz insanlardan bekleme."

Özgüveni Yüksek İnsanların Yapmadığı 15 Şey / Steve Jobs

1. Bahane Üretmek
Kendi fikir ve davranışlarının sorumluluklarını alırlar ve arkasında dururlar. İşe geç kaldıklarında trafiği bahane etmezler. Bir hedefe ulaşamadıklarınızda "Ama zamanım yetersizdi", "Demek ki ben yeterince iyi değilmişim" gibi bahanelere sığınmazlar. Yeterince iyi olana kadar ve yeterli zamanı kullanarak başarana kadar yılmadan denerler. 

2. Herkesin Korktuğu İşi Yapmaktan Çekinmek
Korkunun kendilerini esir almasına izin vermezler.  Bir işi başarmak için sahip olmaları gereken kişiliğe ulaşmanın aslında korkularıyla yüzleşmekten geçerek kendilerini de evrilmeleri gerektiği sonucunda oluşacağını bilirler. 

3. Konfor Balonu İçerisinde Yaşamak
Konfor alanında yaşamazlar, çünkü bilirler ki burada tüm hayalleri ölür. Aksine konfor alanlarından çıkmayı ve zoru başarmayı hedeflerler, çünkü kendileri zorluklarla baş etmeyi öğrendikçe ancak başarıya ulaşabileceklerini bilirler.

4. Bugünün İşini Yarına Bırakmak
Bugün gerçekleştirilen iyi bir planın, herhangi bir gün gerçekleştirecek mükemmel plandan daha iyi olduğunu bilirler. "Doğru zaman"  veya "Doğru Koşullar"ın oluşmasını beklemezler, çünkü bu tür beklentilerin arkasında aslında değişim korkusunun yattığını bilirler. Onlar hemen şimdi, burada, bugün harekete geçerler, çünkü ancak bu sayede ilerleme kaydedilebilir.

5. Başkalarının Olumsuz Düşüncelerinden Etkilenmek
Başkalarının negatif geribildiriminden etkilenmezler. 

6. İnsanları Yargılamak
Gereksiz, kendi kendine yaratılan dram hallerine hiç tolerans göstermezler. Kendilerine arka çıkacak insanlara ihtiyaç durmazlar, iş arkadaşlarıyla ilgili dedikodulara prim vermez veya çevresindekilere farklı fikirlerinden dolayı saldırıya geçmezler. Kendi halleriyle, kendini hissettikleri halleriyle barışıktırlar ve kendilerini ispat etmek için kimseye ihtiyaç duymazlar.

7. Kaynak Yetersizliğini Görünce Pes Etmek
Ellerindeki kaynak ne ise, o kadarından yararlanmaya bakarlar, azlığına çokluğuna bakmazlar. Herşeyin yaratıcılıkla mümkün olduğuna ve pes etmedikçe sonuca ulaşılacağına inanırlar. Zorluklara dayanarak derdi büyütmektense, çözüme ve çıkış yolu bulmaya odaklanırlar.

8. Kendilerini Başkalarıyla Kıyaslamak
Etraflarındaki herhangi birisiyle yarışmadıklarını bilirler. Ancak bir gün önceki kendileri ile yarışırlar. Her insanın kendi özgün şartlarında kendi hikayesini yaşadığını ve  başka insanlarla kıyas yapmanın gerçekçi olmadığını, kolaycılık olduğunu bilirler. 

9. Herkesi Memnun Etmeye Çalışmak
Tanıştıkları veya karşılaştıkları her insanı memnun etmeye çalışmazlar. Herkesle iyi olmanın mümkün olmadığını, hayatın gerçeğinin böyle olduğunu bilirler. Bunun yerine mevcut ilişkilerinin sayısından ziyade kalitesine odaklanırlar.

10. Sabit bir Güvenceye İhtiyaç Duymak
Ellerinden tutulmasına ihtiyaçları yoktur. Hayatın herkes için adil olmadığını, olayların her zaman kendileri için iyi olmayacağını bilirler. Hayattaki herşeyi kontrol edemeyeceklerinin farkında olarak hayatta başlarına gelen olayları hayra yorarak  ve olumlu yönlerini alarak ilerlemenin yolunu ararlar.

11. Hayatın Acı Gerçeklerini Göz Ardı Etmek
Hayatta karşılaştıkları problemlere henüz kökündeyken, büyümeden müdahale ederler, tedbir alırlar. Problemlerin adını koymazlarsa, günler, haftalar ve aylara yayarlarsa her geçen gün katlanacağını bilirler. İş ortaklarıyla, arkadaşlarıyla rahatsız edici bir görüşmeyi yapmayı, problemleri hasır altı etmeye, güven ilişkilerini riske atmaya tercih ederler. 

12. Küçük Tümseklere Takılıp İşi Yarım Bırakmak
Her düştüklerinde hemen tekrar ayağa kalkarlar. Bilirler ki düşmek yükselmenin engellenemez bir parçasıdır. Tıpkı bir dedektif gibi her seferinde neden düştüklerinin nedenlerini ararlar,  tekrar denerler ancak bu sefer bir önceki düşmelerinden dersler alarak. 

13. Harekete Geçmek için Kimsenin Onayına İhtiyaç Duymak
Hiç tereddüt etmeden harekete geçerler. Her gün kendilerine şu soruyu sorarlar: "ben değilsem, kim? Şimdi değilse ne zaman?" 

14. Kendilerini Küçük Bir Çerçeveyle Kısıtlamak
Kendilerini tek bir A Planı ile kısıtlamazlar. En az efor ve maliyet ile  ile en iyi sonuçlara ulaşmalarını sağlayacak stratejileri bulana kadar ellerindeki tüm ve her kaynağı kullanmaya bakarlar, her adımlarının etkisini ölçerler ve pes etmezler.

15. İnternette Okudukları Herşeye Düşünmeden Körü Körüne İnanmak
İnternette her okudukları makaleye sırf yazar öyle düşündüğü için körü körüne inanmazlar. Kendi özgün bakış açılarıyla okuduklarını mercek altına alırlar. Kendi gerçek hayatlarıyla ilintili olan her türlü bilgiye odaklanıp geri kalanları önemsemeyerek  sağlıklı ve gerçekçi bir değerlendirme yapmaya çalışırlar. Bu tür makalelerin düşünce egzersizi ve eğlence amaçlı olduğunu bilirler ve özgüveni yüksek insanların ne yapmayacaklarını yine en iyi onlar bilirler:)


9 Haziran 2015 Salı

Bir kaz göndersem, yolar mısın?

Soğuk bir kış günü, padişah, tebdili kıyafet gezmeye karar vermiş. Yanına başvezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah, ihtiyarı selâmlamış:

Selamünaleyküm, ey pir’i fani…”

Aleykümselam, ey serdar’i cihan…

Altılarda ne yaptın?

Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor…

Geceleri kalkmadın mı?

Kalktık. Lâkin, ellere yaradı.”

Bir kaz göndersem yolar mısın?

Hem de ciyaklatmadan…

Padişahla başvezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah başvezire dönmüş, ”Ne konuştuğumuzu anladın mı?” diye sormuş. “Hayır padişahım…

Padişah sinirlenmiş. “Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan, kelleni alırım.

Korkuya kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hâlâ orada çalışıyor..

Ne konuştunuz siz padişahla…

Adam, başveziri şöyle bir süzmüş. “Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.” 

Başvezir, yüz altın vermiş. “Sen padişahı, serdar’i cihan, diye selâmladın. Nasıl anladın padişah olduğunu?

Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi.

Vezir kafasını kaşımış. “Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek?

Adam, bu soruya cevap vermek için de yüz altın almış. “Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, otuz iki dişimize yemek bulamıyoruz dedim.”

Vezir bir soru daha sormuş… “Geceleri kalkmadın mı, ne demek?

Adam yüz altın daha alarak cevaplamış: “Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız. Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim.

Vezir gene kafasını sallamış. “Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek…

Adam gülmüş. “Onu da sen bul…

3 Haziran 2015 Çarşamba

Altınordu !

Ordu ili büyükşehir olunca il merkezinin de bir isme ihtiyacı oldu. Oldu da ne oldu? Altınordu oldu !

Büyüklerimiz bu isme karar verirken, hangi Ordulu'ya sormuşlar hangi anketi yapmışlar veya neden bu isimde karar kılmışlar bilmiyorum.



Herkesin bildiği ve tereddütsüz benimseyeceği Güzelordu dururken ya da yeşil ile mavinin bu kadar güzel buluştuğu bir şehre Yeşilordu denebilecekken, Altınordu nedir???

Ordu'nun altın ile nasıl bir ilişkisi varmış? Kızmamak köpürmemek elde değil.

Ay altında Ordu

Yeri gelmişken bu fotoyu da eklemeden edemedim.