29 Ekim 2014 Çarşamba

10. yıl törenleri



Cumhuriyet'in 10. Yıl kutlamaları için dosta düşmana görkemli bir tören hazırlığına girişilir. Dünyanın pek çok ülkesinden konuk, tabii ki Sovyetler Birliği'nden de davetli çağrılır. Ruslar, Kurtuluş Savaşı'na destek verdikleri Türkiye'nin bu önemli gününe iki bakan gönderirler.

Bu arada Sergei Yutkeviç adlı bir yönetmen de Türkiye'ye davet edilmiştir. Yutkeviç'in görevi, yolculuğu ve etkinlikleri filme almak, bu tarihi olayı belgelemektir...

Ankara'ya gelen Yutkeviç, hazırlık yapmak için otelinden ayrılıp törenin yapılacağı hipodroma gider. Diğer meslektaşlarına ayrılan yere kamerasını kuran Yutkeviç, konuşmaların yapılacağı kürsüye kablo çekerken utanır. Rus kameramanın sıkıntısı kablosundan dolayıdır! Öyle ya, diğer kameramanların kablosu serçe parmağı kalınlığındayken, Yutkeviç'inki neredeyse bir insan bileği kadardır.


Ertesi gün, Cumhuriyetin 10. yıl coşkusuyla dolu olan binlerce insan hipodromdaki yerini almış, Atatürk ve davetlilerin gelmesini beklemektedir. Gazi, bir otomobille girer hipodroma. Merdivenleri çıkar, toplulukla tokalaşmaya başlar ve kürsüye geçip konuşmaya başlar. Bu sırada Yutkeviç kamerasını çalıştırır, kayıttadır. Ama birden, etrafındaki meslektaşlarından feryat figan sesler yükselmeye başlar. Yutkeviç, gözünü kameranın vizöründen ayıramadığı için de ne olup bittiğini anlayamaz. Bir ara gözünü vizörden ayırır ve diğer kameramanların neden telaşlandığını anlar.


Atatürk'ü hipodroma getiren otomobil kamera kablolarının üstünden geçmiş, hepsini koparmıştır. Ortada bilek kalınlığında bir tek sağlam kablo vardır, o da Yurkeviç'in kablosudur.

İşte biz, o tek sağlam kablo sayesinde 10. Yıl Marşı fonundaki görüntü ve Ata'nın konuşmasını hala izler dururuz.

Microsoft Volkswagen atışması

Bill Gates, Comdex bilgisayar fuarını gezdikten sonra şu açıklamayı yapar: 

"Eğer Volkswagen firması son 25 yıl içinde bilgisayar sektörü kadar hızlı gelişmiş olsaydı bugün 500 dolara alacağımız arabalara 25 dolarlık benzin koyup dünya turu atmamız mümkün olacaktı." 


Volkswagen'den yanıt gecikmez: 


"VW teknolojisi Microsoft teknolojisi gibi olsaydı otomobiller şöyle olurdu:


1- Her aldığınız arabada tek koltuk olur, diğer koltuklar için ekstra lisans parası ödemek zorunda kalırdınız.


2- Arabalarımız sadece bizim ürettiğimiz benzinle çalışırdı


3- Ortada hiç bir neden yokken otomobiller günde en az iki kere stop ederdi.


4- Yol çizgileri her yeniden boyandığında yeni bir otomobil almak zorunda kalırdınız.


5- Otoyolda giderken birdenbire otomobilin bütün göstergeleri kilitlenir ve sizin bunu kabullenip arabayı baştan çalıştrmanız gerekirdi


6- Bazen sağa dönüş gibi basit bir manevra, arabanın tamamen stop etmesine neden olur ve bu durumda motoru tekrar yüklemeniz gerekirdi.


7- Yağ, hararet ve akü ikaz ışıklarının hepsi ortadan kalkar ve tek bir "Genel Koruma Hatası" sinyali olurdu 


8- Yeni koltuklar herkesin ayni boy ve ağırlıkta olmasını gerektirirdi.


9- Bazen araba durup dururken kilitlenir ve aynı anda kapı kilidini açıp marşa basıp bir elle de anteni tutmadıkça blokaj çözülmezdi.(Ctrl+Alt+Delete


10- VW her yeni model otomobili piyasaya çıkardığında müşterilerin araba kullanmayı baştan öğrenmeleri gerekirdi.


11- Kaza anında, hava yastıkları açılmadan önce "Emin misiniz?" diye sorardı




28 Ekim 2014 Salı

Kanuni Sultan Süleyman’ın Kral Fransuva’ya fermanı

Alman İmparatoru Şarlken'le, 24 Şubat 1525te yaptığı Pavye Savaşında yenilerek esir düşen Fransa Kralı Fransuva ve annesi Düseş Dangolen, büyükelçi Kont Jan dö Franjipan ile Kanuni'ye birer mektup gönderirler. Kraliçenin mektubu şöyledir:

"Şimdiye kadar oğlumun kurtuluşunu Şarlken,in insafına bırakmıştım. Fakat Şarken oğluma hakaretler etmektedir. Dünyaya geçen hükmünüz, cihanın bildiği azamet ve şanınızla oğlumun kurtulmasını temin etmenizi zat-ı şahanenizden niyaz ediyorum."

Bunun üzerine Kanuni Sultan Süleyman Kraliçe ve esir Fransuva'ya birer mektup gönderir. Mektupta kısaca şunlar yazılmaktadır:

"Ben ki,

Sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Dulkadir Vilayeti’nin ve Kürdistan’ın ve Azerbaycan’ın Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve daha nice memleketlerin ki, yüce atalarımızın ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dâhi ateş saçan zafer kılıcımla fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezıd Hân'ın torunu, Sultan Selim Hân'ın oğlu, Sultan Süleyman Hân’ım.

Sen ki,

Françe vilayetinin kralı Françesko (François, Fransuva)’sun.

Sultanların sığınma yeri olan kapıma, adamın Frankipan ile mektup gönderip, memleketinizin düşman istilâsına uğradığını, hâlen hapiste olduğunuzu bildirip, kurtulmanız hususunda bu taraftan yardım ve medet istida etmişsiniz (istemişsiniz). Her ne ki demiş iseniz benim yüksek katıma arz olunup, teferruatıyla öğrendim.

Padişahların mağlup olması ve hapsolması tuhaf değildir. Gönlünüzü hoş tutup, hatırınızı incitmeyiniz. Bizim ulu ecdadımız, daima düşmanı kovmak ve memleketler fethetmek için seferden geri kalmamıştır. Biz dahi onların yolundan yürüyüp, her zaman memleketler ve kuvvetli kaleler fetheyleyip gece, gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Allah hayırlar müyesser eyleyip meşiyyet ve iradatı neye müteallik olmuş ise vücuda gele. (Allah hayırlar versin ve iradesi neyse o olsun.) Bunun dışındaki vaziyet ve haberleri adamınızdan sorup öğrenesiniz. Böyle bilesiniz."

Milli takımdan

Fenerbahçe eski kalecisi Yaşar'ın Milli takım anıları



ASLINDA Ingiltere ile 1984 yilinda oynayacagimiz o maça kadar inanin 1 ay sürekli yan top çalistik. Ancak o gün yedigimiz 8 golden 3'ü yan toptandi. Adamlarin nasil gol atacagini biliyor ama çaresini bulamiyorduk. Hayatimda oynadigim en tuhaf maçti. Düsünün sahada 22 kisi var ve 20 tanesi bana bakiyordu. ÇÜNKÜ maç hep benim kalemin önünde oynandi. Top sanki duvara çarpiyordu bana geri geliyordu. 

Belki bin maç yapsak 8 olmazdi. Ama oldu. 40'inci dakikada beni çikarin diye bagirdim. Hoca baska alana degisiklik yapti ben sahada kaldim 8 golü de ben yedim.Maç sonu TRT spikeri geldi 'Ne hissediyorsun'dedi. Adamin suratina baktim 'Ne hissedeyim ki' dedim..

Wembley'deki 5-0'lik maç BIR DE 5 gol yedigim bir Ingiltere maçi daha var.Abdülkerim,Lineker'i, Rasit Çetiner de Hoddle'i tutuyor.Bir korner sirasinda, Abdülkerim ceza sahasinda resmen 'Lineker'i gördünüz mü beyler?' diye sordu. Rasit de, 'Az önce buralardaydi' yanitini verdi. Maç mi, makara mi belli degildi.

Tabii 8 gollük maçtan sonra bu 5'lik karsilasma ciddiye alinmadi. Ama bizim bu maça bir gidisimiz var, inanilmaz. Abdülkerim Wembley'deki ilk idmana giderken bir kaç futbolcu ile birlikte yaris yaptilar. Wembley'e ayak basan ilk biz olalim dediler..Abdülkerim sanki Neil Armstrong gibiydi.. 'Aya ilk ben ayak basacagim' diyordu.

Bu da ikinci 8-0'in öyküsü KALECI Fatih ile Milli Takim'da oda arkadasiydik. Ingilizler'den 3 maçta 21 gol yiyince (Bir 8 de Fatih yemisti) gazeteler 'Fatih ile Yasar öyle iyi arkadaslar ki,yedikleri (!)içtikleri ayri gitmez' diye yazdi.

Ikinci 8-0'lik maçta kalede o vardi.Çünkü ilk 2 maçta 13 gol yedigim için oynamayacagimi biliyordum. Fatih sürekli beni sikistiriyor ve 'Abi ne olur, 8 olur mu?' diye soruyordu. Ben de, '1-2 olur fazla olmaz' diyordum.

O kadar çok sordu ki, bir gün darlandim,'Yeter be. 7 olur, 9 olur ama 8 olmaz. O bana has!' deyip siyrildim. Maç 8 olunca, Fatih, 'Abi be! Senin yapacagin tahmin bu kadar olur' dedi, gülüstük. 

8-0'lik bir ingiltere macinda 5. yada 6. golü yedikten sonra TRT spikerinin dedikleri: "Evet sayin izleyiciler,ingilizlerin bir atagini daha gol yiyerek savusturduk" 

macin 90.dakikasi ve ingilizler bir gol daha atiyorlar ve spiker yine patlatiyor: "Evet sayin izleyiciler, mac bitti daha gol yiyoruz...

Fenerbahce Avrupa kupası maçınca Manchestercity ile ingiltere'de karşılaşıyor. Ama hava baya bir sisli. ancak hakem maçı ertelemiyor. o zaman fenerin kalesini kim koruyordu bilmiyorum ama. maç başlayalı baya olmuş. Fener kalecisi kendi kendine konuşmaya başlamış "yahu bizim takım baya baskılı oynuyor top hiç bizim kaleye uğramıyor"

meğer hakem ilk yarıyı bitirmiş. takımlar soyunma odalarına girmiş. bir kişi hariç oda fener kalecisi maçın hala devam ettiğini sanıyormuş.

Gauss'un imzası


27 Ekim 2014 Pazartesi

Ölümsüz kadın: Henrietta Lacks ( HeLa)

Henrietta’ya bir de 1951’de rahim ağzı kanseri teşhisi konulur. Teşhisin hemen ardından kanserli doku cerrahi müdahale ile çıkarıldı ve çıkarılan bölgeye radyum tüpü yerleştirildi. (1951’de bu tür kanserlerin tedavisi, radyoaktif materyallerin doğrudan vücut içine konulması şeklinde gerçekleştiriliyordu.) Birkaç gün sonra, tüp çıkarıldı ve X-ışını tedavisine başlandı. Şanssızlıkların peşini bırakmadığı Henrietta, X-ışını tedavisi sırasında ciddi yanıklara maruz kaldı. Zamanın getirdiği tüm tedavi yöntemleri kullanılmasına rağmen, 1951’de Henrietta hayatını kaybetti. Ama diğer yandan o daha yeni doğuyordu.

Kendisinden alınan kanserli doku, ailesine haber verilmeden araştırma amacıyla kullanıldı. Doktoru Dr. George Gey, önderliğinde yapılan araştırmalar sırasında çok ilginç bir nokta fark edildi. Henrietta’nın kanserli hücreleri, daha önce her insan hücresinin yapması gereken bir şeyi yapmıyordu. Ölmüyordu…

Hücrenin gerektirdiği koşullar (besin vs.) sağlandığı sürece bu hücrelerin ölmemesi, araştırmacılar için büyük bir kapıyı açtı. Hücre örnekleri ilk 4 ay içinde, ABD üzerindeki neredeyse tüm eyaletlere ulaştırıldı.  Henrietta Lacks’ın adına, HeLa olarak adlandırılan bu ölümsüz hücre hattı (cell line), günümüzde tüm dünya üzerindeki laboratuvarlarda bulunuyor. Öyle ki, HeLa hücreleri, hücrelerin yerçekimsiz ortamdaki davranışları incelenmek üzere, ilk uzay araştırmaları sırasında uzaya bile gönderildi.

Son 50 yıl içinde, ölümsüz HeLa hücreleri, dünyanın dört bir yanında, kanserden AIDS’e; gen dizilenmesinden, toksik maddelerinin hücreler üzerindeki etkisinin incelenmesine kadar sayısız deneyde kullanıldı, kullanılmaya devam ediyor. Öyle ki, günümüzde dünya etrafında yayılmış olarak bulunan HeLa hücrelerinin sayısı, Henrietta Lacks’ın vücudunda bulunan tüm hücrelerin sayısını çoktan geçmiş durumda. Yan yana konulduklarında ise ekvatoru 3 defa dönecek kadar fazla sayıdalar ve artmaya da devam ediyorlar.

1. HeLa hücrelerinden önce, araştırmacılar hücreleri hayatta tutmak için oldukça fazla çaba, zaman ve malzeme harcıyorlardı.

2. Polio virüsünün en yaygın olduğu 1952’de, aşı üretimindeki test işlemleri HeLa hücreleri üzerinde kolaylıkla ve geniş çapta denendi. Hızlı testler ile milyonlarca insan kurtuldu.

3. HeLa hücreleri arasında bazıları diğerlerinden daha farklı davranışta bulunuyordu. Araştırmacılar, bu tekil hücreleri izole etmeyi, çoğaltmayı ve yeni bir hücre hattı oluşturmayı öğrendi. Öğrendikleri, tüp bebek klonlamanın temelini hazırladı.

4. HeLa üzerinde yapılan araştırmalardan birinde, hücrelerin üzerine yanlışlıkla bir kimyasal döküldü. Kimyasalın etkisi ile, DNA’lar katlanarak kromozom halini aldı. İleride bu kimyasal kullanılarak uygulanan teknik ile insanın kromozom sayısının 48 olmadığı, 23 çift olduğu bulundu.

5. HeLa hücreleri üzerinde yapılan ileri moleküler çalışmalar sonrasında, bu hücre hattında aktif telomeraz aktivitesi bulunduğu görüldü. Aktif olarak üretilen telomerazın kromozomları koruyan telomer kısımlarına ekleme yaparak koruduğu günümüzde biliniyor. Bu bağlamda, hücre ölümü ile telomer ilişkisi de HeLa hücre hattı ile biraz olsun aydınlığa kavuştu.

Yine de hücre ölümünü doğrudan telomer aktivitesine bağlamak doğru olmaz; çünkü 50 yıldır üzerinde çalışılan bu hücre hattı ile ilgili metabolik yol (pathway) açığa kavuşmuş değil.

Latife hanım'dan boşanırken

Atatürk en çarpıcı tespitlerinden birini Latife Hanım'dan boşanacağı zaman yapmıştır;

"Ordular yönettim, savaşlar yönettim ama bir kadını yönetemedim!"

Gazi hazretleri vatanı kurtardıktan sonra yurt gezileri yapıyormuş..bu yurt gezilerinde akşamları içki sofraları kuruluyor devlet meseleleri bu masalarda enine boyuna tartışılıyormuş. eşi latife hanım da iştirak ediyormuş gezilere. sıra karadenizi gezmeye gelmiş.. trabzon, rize, oradan giresun, ordu, derken samsun’a gelmişler. samsun’dan da tokat’a geçmişler. tokat’ta bir gece kalıp sivas’a geçme planı varmış.

o gece tokat milletvekili gazi hazretlerini kendi evinde ağırlamış. akşam olunca yine içki sofrası kurulmuş.

Gazi hazretleri ve arkadaşları sohbete koyulmuşlar. derken latife hanım hadi kalkalım da odamıza geçelim diye tutturmuş. oysa mustafa kemal için muhabbet daha yeni başlıyormuş. gazi hazretleri kalkmamış. latife hanım bir müddet sonra tekrar hadi kalkalım diye tutturmuş. gazi hazretleri gene kalkmamış. muhabbetin en koyu yerinde kalkmak işine gelmemiş. bunun üzerine latife hanım bir hışımla masayı terk etmiş. üst kattaki odasına çekilmiş. bu sefer de odadan ayakkabının topuğuyla ahşap yere vurmaya başlamış. boyuna topuğuyla yere vurup ses çıkarıyormuş. bunun üzerine gazi hazretleri yaverine; “git bak bakalım bu terbiyesizliği yapan hangi müstahdem” demiş. yaver salih bey gitmiş bakmış. gürültüyü çıkaran latife hanımdan başkası değilmiş. iyi de bunu gazi hazretlerine nasıl söyleyecekmiş. söyleyememiş. söyleyememiş ama ulu önder atatürk zaten gürültüyü çıkaranın latife hanım olduğunu biliyormuş. işte o gece işte gazi hazretlerinin o gece söylediği laf bu;

“Hayatımda yaptığım hatalardan biri de evlenmektir. işte görüyorsunuz… ordular yönettim, meclisler yönettim, savaşlar yaptım, kazandım ama, bir kadını yönetemiyorum. okumuş da olsa, iyi aile kızı da olsa, sonuna kadar kadın, kadındır.”

Davet

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim....

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...

Nâzım HİKMET

Atatürk'ün Türk tanımı

Atatürk'ün manevi kızı olan Afet İnan Hanım, üniversitedeki doktora tezinin konusunun, hocasının: "Milletini anlat, Türkler'i anlat" demesiyle birlikte belli olmasının ardından, tezini hazırlamaya başlamış tezini hazırladıktan sonra da göstermek için Atatürk'e götürmüştür, Atatürk de onlarca sayfalık tezi görünce, Türk'ü bir kaç cümleyle kısa ve öz olarak şöyle anlatmıştır:

―  "Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik, en alasından bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela, korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı onların oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır. Kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir."

Büyük olmak

Büyük olmak için hiç kimseye iltifat etmeyeceksin; hiç kimseyi aldatmayacaksın.

Ülke için gerçek amaç ne ise, onu görecek ve o hedefe yürüyeceksin.

Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, seni yolundan çevirmeye çalışacaktır, fakat sen bunlara karşı direneceksin.

Önüne sonsuz engellerde yığılacaktır. Kendini büyük değil, küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak, bu engelleri aşacaksın.

Bundan sonra da sana büyük derlerse... Bunu söyleyenlere gülüp geçeceksin.

M. K. Atatürk

* bir de şu şekilde olanına rast geldim

Topoloji - II

Yapmak ve görmek, anlamanın en iyi yoludur (Bugünkü eğitimin de en büyük eksikliği).  Malzemelerimiz şunlar: Kâğıt, bant ve makas. Kırtasiyeci amcadan aldığınız kâğıdı, aşağıda görüldüğü üzere bir şerit olacak şekilde kesin.


Şimdi şeridi alıp, A ile C, ve B ile D çakışacak şekilde bantlayıp birleştirin. Elinizde tabii ki gayet normal bir şerit var şu an. [AC] ve [BD] (doğru parçalarına) “kenar”, A,B,C ve D’nin sınırladığı kısma da “yüzey” diyelim. Şimdi şeridin içerde kalan yüzeyine parmağınızı koyun ve şerit boyunca dolaştırın. Aynı şeyi dıştaki yüzey için de yaptığınızda, kâğıdın çok çok ince olan kenarını aşmadan bir yüzeyden diğerine geçmenin mümkün olmadığını görmemiz tabii ki ileri bir anlayışın göstergesi değil. Bu sıkıcı bir deneydi ama hazır parmağınız şeridin üzerindeyken, bir de aynı deneyi kâğıdın kenarı üzerinde yapın. Burada da gözlemleyeceğiniz üzere parmağınızı kâğıttan kaldırmadan, bir kenardan diğerine geçmenin tek yolu yüzeyi kullanmaktır. Şimdi Mobius şeridini enteresan kılan özelliğe gelelim. Mobius şeridini yapmak üzere, şekilde görüldüğü gibi, C ve D nin olduğu ucu kendi etrafında döndürüyoruz. Döndürdüğünüzde olması gereken durum aşağıda görüldüğü gibidir.


Şimdi A ile D, ve B ile C çakışacak şekilde, kâğıdın iki ucunu bantlayarak birleştirin ve ev yapımı ilk Mobius şeridinize bakın. İlk şeritte yaptığımız deneyleri Mobius şeridi üzerinde tekrarlayın. Kâğıdın yüzeyine parmağınızı koyun ve az önce yaptığınız gibi dolaştırmaya başlayın. Az öncekinin aksine, tüm yüzeyi dolaşabildiğinizi fark edeceksiniz. Bu da şu anlama gelir: Mobius şeridinin herhangi bir yüzeyini boyamaya başlarsanız, şeridin tüm yüzeyini boyamanız gerekecek. Yani elinizde tuttuğunuz şeridin, az önce olduğu gibi iç ve dış olarak ayırabileceğiniz iki yüzeyi değil, tek bir yüzeyi vardır. Bunu daha da somutlaştırmanın yolu, (eğer estetik kaygınız varsa şöyle güzelinden) bir kalem alıp az önce parmağınızın izlediği yolu yüzey boyunca çizmektir. Göreceğiniz üzere, çizdiğiniz yol tüm şeridi dolaşıyor.

Şimdiye kadar yaptıklarımızı özetlersek: Kâğıt bir şerit alıp herhangi bir kıvırma yapmadan uçları birleştirdik. İlk yaptığımız bu şeride K° diyelim. K° ın 2 yüzeyi ve 2 kenarı olduğunu gördük. Ardından şeridin ucunu bir kere kıvırdık ve Mobius şeridini elde ettik. Mobius şeridini ise K¹ olarak adlandırırsak, K¹ in tek bir yüzeyi ve tek bir kenarı olduğunu anladık. Burada 0 ve 1, tabii ki şeridin birleştirilmeden önceki kıvrılma sayısını gösteriyor. Daha ileri gitmeden sorulabilecek çeşitli sorular var. Sorulardan biri şu olabilir:

n’nin hangi değerleri için, Kn tek yüzeye (ve tek kenara), hangi değerleri için iki yüzeye (ve iki kenara) sahiptir? (Vereceğiniz yanıtın doğruluğundan emin değilseniz veya bir yanıtınız yoksa en uygun yol, K2, K3, K4,… şeritlerini yapıp incelemek olacaktır)

Bunun yanıtını verenler de şeritleri daha estetik hale getirip üzerlerine K°, K¹ yazarak “mühim şeyler yapıyorum” hissine kapılma yolunda önemli bir adım atabilir, şeritleri mat bir zemin üzerine koyup seyrederken, bir yandan da elektronik müzik dinleyebilirler. İsteğe bağlı olarak yapılabileceklerden bazıları, renkli kalemler kullanıp estetik bir ok biçimiyle yüzeyleri işaretlemek veya kenarları boyamak olabilir. Ve işler karışmaya başlar…

Şimdi yapacağımız ise, şeritleri belli oranlarda kesmek ve bu yapılan işlem ile elde ettiğimiz parçayı veya parçaları incelemek. Öncelikle bir Mobius şeridini aşağıdaki şekilde olduğu gibi görmeye çalışalım, yani boylamasına bölgelerden yapılandırılmış gibi. Az önce yaptıklarımız göz önüne alındığında, her bir bölgenin içindeki bir okun, şeridin tüm yüzeyini tamamen dolaştığını anlamak güç olmayacaktır. Şekildeki Mobius şeridi, (birbirine paralel olarak) 4 bölgeye ayrılmış. Bu şeridi, K1 B4 olarak adlandırabiliriz.

Açıktır ki, K0 ı ortadan bir çizgiyle boylamasına ayırırsak, yine iki adet K0 elde ederiz. 

Bu işlemi : K0 B2 → K0 + K0 olarak gösterebiliriz.

Elde edilen her bir şerit kalınlık olarak tabii ki yarıya inmiştir ama uzunlukları aynıdır. Şimdi aynı kesme işlemini K1 e yapalım. Önerilen, mevcut şeritleri alıp kesmek değil, kesilmeden önceki hallerini karşılaştırmak üzere yeni şeritler yapıp onları kesmenizdir. K1 i alıp kestiğinizde, şaşırtıcı ve sezgi gücünüzü biraz yıkıma uğratan (uğramadı deyip kendinizi kandırmayın) bir sonuçla karşılaşmaya hazır olun. Bu kez ne yazık ki iki şerit değil, tek bir şerit elde ediyoruz. Aşağıdaki şekilde amacına uygun olarak yapılmış bir Mobius şeridi, yani K1 görülmekte.

Yapılan işlem şudur: K1 B2 → K2

Önce

Sonra ortadan kesiliyor ve şu hale geliyor.



Şimdi şeridi biraz evirip çevirelim. Keserek elde ettiğimiz yeni şeridin incelenecek bir çok özelliği var. Örneğin bu şerit, artık bir K1 değildir. Arka kısma doğru baktığınızda, bu şeridin iki defa katlanmış olduğunu, yani artık bir K2 haline geldiğini görebilirsiniz. Artık bu şeridin tek bir yüzeyi değil, K0da olduğu gibi iki yüzeyi vardır. Aynı sonuca, şeridin yüzeyindeki okları takip ederek de ulaşabiliriz. Oklar sadece tek bir yüzeyde bulunmaktadır ama kesme işlemini yapmadan önce, şeridin tamamını dolaşıyorlardı. Yapılabilecek başka bir gözlem, şeridin uzunluğunun iki katına çıkmış olmasıdır (çünkü tek parça olarak kaldı) . Uzunluğu, az önceki sembolizasyona adapte ederek U ile gösterelim ve yukarıdaki dönüşümü bir daha yazalım.

K1 B2 → K2 U2

İşlerin karışmaya başladığı nokta da tam burada, şeritlerin kesilme oranında ortaya çıkmaktadır. Yani, şeridi yan yana kaç bölgeye ayırdığımıza bağlı olarak şaşırtıcı sonuçlarla karşılaşıyoruz. Bu kesme işlemiyle elde edilen şeritler ya da halkalar, İngilizce bir kaç kaynakta “paradromik halka” olarak geçiyor (paradromic ring). 

Meraklısı tabloyu inceleyebilir. Az önce bahsedilen ve sonucu fotoğrafta görülüyor olan işlem, tablonun ilk satırında yer alıyor. Bu yazıda, “şeridi bir kere kıvırma” olarak anlatılan işlem, tabloda “half-twist”olarak geçiyor. “Divs”sütunu, şeridin yan yana kaç bölgeye ayrıldığını gösteriyor. Aşağıda, hevesle boyanan ve kesilen diğer şeritleri inceleyebilirsiniz.

K1 B3 → K1 U1 + K2 U2

K1 B3

K1 U1 + K2 U2

Yukarıdaki şeridin aynısı (K1 U1 sola doğru kaydırılmış)



K1 B5 → K1 U1 + 2 K2 U2

K1 B5 değil, dönüşüm sonucu elde edilen K1U 1 + 2 K2 U2 gösterilmiştir.


Yönlendirilebilir yüzey, bir torusun (kısaca simidin) çeşitli şeritlere bölünebilmesi veya tekrar yapıştırılarak bir torus elde edilebilmesi, Klein şişesiyle ilişkileri gibi bir çok konu, araştırmaya ve merak etmeye değer.

Kaynaklar:
www.umitcanli.com
mathworld.wolfram.com/MoebiusStrip.html
hocam.com

Topoloji - I

Topoloji basitçe; şekillerin bükülerek, esnetilerek veya gerilerek deforme edildiğinde değişmeden kalan özellikleri inceler. Yüzeyleri sadece Öklid’in bir, iki veya üç boyutlu evreninde değil, göz önüne getirilmesi imkansız çok boyutlu uzaylar içinde hayal ederler.

Topoloji girişi hep aynı örnek ile başlar; Klein şişesi ve Mobius şeridi. Klein şişesi veya Mobius şeridi ile ilgili bir yazı okuduğunuzda şu bilgiye sıkça rastlanır: “Bir Klein şişesi, kesildiğinde iki adet Mobius şeridine dönüşür”. Buna ek olarak, Klein Şişesi yine kesilerek tek bir Mobius şeridine de dönüştürülebilir.

Bir şey anlamadı iseniz buyurun bir video:


Klein şişesinin tanımı: açıklık bulunmayan kapalı cisimlerin bir döngülü feynman diyagramının geometrisini temsil eder. İmkânsız şekillerden biridir. İçi ya da dışı yoktur, hacmi sıfırdır, 3 boyutlu bir şekli bulunamaz, birbiri içinden kesişmeden geçtiği için, ifadesinde 4. boyut gerekmektedir. 1 çember şeklinde tekillik içeren 3 boyutlu modelleri yapılabilmektedir. İki adet mobius şeridinin birleşimi ile de elde edilebilir.

Mobiüs şeridi nedir?
Mobiüs Şeridi; bir tek yüzü ve bir tek kenarı bulunan yüzeydir. Dikdörtgen şeklindeki bir kâğıt şeridin bir kısa kenarını bir tam devir yaptırıp, diğer kenarıyla birleştirilince tek yüzlü Mobiüs Şeridi elde edilir.


Böyle bir yüzey modeli, bir ABCD köşeleri olan kâğıdı alıp bunu 180 derece kıvırıp C noktasını A ile D noktasını B ile üst üste getirerek elde edilebilir. Bu yüzeyin üzerinde kalan ve kenarı kesmeyen bir eğri ile birleştirilebilir. Mobiüs Şeridi; kenarı düğüm yapmayan ve sürekli biçim değiştirerek çember haline gelebilen bir eğridir.

İlk köşelerini bir araya getirmeden n yarım devir burarak bir genelleştirme yapılabilir. Böylece n. basamaktan bir mobiüs şeridi elde edilir.

n tekse yüzeyin ancak bir yüzü ve bir kenarı olur. n>1 için düğüm yapar.
n çiftse n>2 için birbirine geçen iki yüzü ve iki kenarı vardır. Bu şeridin orta çizgiden kesme halinde şunlar elde edilir;

n çiftse; eski şeridin kenarları biçiminde düğüm yapan ve her biri ona benzeyen birbirine geçmiş 2 yeni şerit.
n tekse; n>= 3 için eskisinin kenarı biçiminde düğüm yapan ve basamağı 2n+2 olan tek bir şerit.

Klein şişesi nedir?
Ünlü Matematikçi KLEİN tarafından keşfedilmiştir. Klein Şişesi dışı olan, fakat içi olmayan bir şişedir. Kendisinin içinden geçer. İçine su konulmaya çalışılırsa, dökülen su aynı delikten dışarı çıkar. Klein Şişesi bir sürahi olarak kullanılamaz.


Klein Şişesi ile Mobiüs Şeridi Arasındaki Bağıntı
Bir (tek) yüzlü cisimlerden Mobiüs Şeridi'nin iki kere kesilmesiyle ilginç bir şekil oluşur. Klein Şişesi, boylamasına ikiye kesilirse; iki adet Mobiüs Şerdi elde edilir.

"Yeterli matematik çalışıncaya ve sayısız olası istisnaları görüp kafası karışıncaya kadar herkes bir eğrinin ne olduğunu bilir."

~ Felix Klein

Ayrıca: https://www.facebook.com/IkiDakikadaBilim gündelik hayatta matematik bölümüne bakınız.

En büyük Türk anası

Zübeyde hanım'ın Karşıyaka'daki mezarı


Kordon'daki gerçekten anlamlı heykel

26 Ekim 2014 Pazar

İdam sırasında bilim

Lavoisier'yi kurtarmak için dostları mahkemeye koşmuştu ama tanık olarak bile dinlenme gereği duyulmamıştı. "Yurttaş Lavoisier'in çalışmalarıyla Fransa'ya onur sağlayan büyük bir bilgin olduğunda hepimiz birleşiyor, bağışlanmasını diliyoruz" dilekçesiyle başvuran günün seçkin bilim adamlarına, yargıcın verdiği yanıt kesin ve çarpıcıdır: "Cumhuriyet'in bilginlere ihtiyacı yoktur!"Galileo yaşamının son on yılını Engizisyon'un göz hapsinde geçirmişti. Lavoisier'in sonu daha acıklı olur: 51 yaşında iken, "devrim" adına kafası giyotinle kesilir. Lavoisier, boynunun vurulmasını beklerken kitap okuyordur. Cellat, onu giyotine götürmek için yanına geldiğinde, Lavoisier, nerede kaldığını unutmamak için okuduğu kitabın arasına bir kitap ayracı koymuştur.

Lavoisier, matematikçi Lagrange'i çağırdı. "Kellem giyotinden sepete düştüğünde gözlerime bak; eğer iki kere kırpıyorsam, insan kafası kesildikten sonra bir süre daha beyninin düşünmekte olduğunu anlarsınız."

Lavoisier’nin kafası kesildikten sonra sepete düştü ve gülerek iki kere göz kırptı.

Matematikçi Lagrange diyor ki, "Lavoisier’nin son saniyedeki ispat arayışı, bilimselliğin yüzyıllar sürecek meşalesidir.  Ama o yobaz kafalar ufunet üretmek için asırlarca karanlıkta  sürüneceklerdir…"

Kendisi hakkında biraz daha bilgi için; http://tr.wikipedia.org/wiki/Antoine_Lavoisier

Dilbilgisi üzerine

Konuşurken vurgu ile anlam verilebiliyorken, yazılı metinlerde bu fark doğru kullanım ile sağlanır.

-mi bağlacının kullanımı

- Paramı ödeyeceksin

- Para mı ödeyeceksin

aslında ikisi de doğru cümleler 


- virgül kullanımı

"hırsız polisi, yakaladı. " ve "hırsız, polisi yakaladı"

Öğrenilmiş başarısızlık & edinilmiş çaresizlik

Kaybetmeyi Nasıl Öğreniriz?

Bir köpekbalığı aç halde bir akvaryuma konulur. Balık akvaryumun her yerinde yüzebilmektedir. Avlayacağı bir şeyler aramaktadır. Sonra akvaryuma küçük bir balık konur. Köpekbalığı küçük balığı yemek için hemen harekete geçer. Çünkü açtır (motivasyon), küçük balığı yiyebileceğine inanmaktadır (özgüven) ve küçük balığı yemenin kendi ellerinde (kontrol) olduğunu düşünmektedir.

Küçük balığı yemek için ilk saldırısında kafasını ne olduğunu algılayamadığı sert bir şeye çarparak şok geçirir. Çünkü bilim adamları küçük balık ile köpekbalığının arasına cam bir bölme yerleştirerek onları ayırmışlardır! Köpekbalığı 'balık aklıyla' düşündüğünden camı görememekte ama kafasını çarptığında camı algılamaktadır.
Sonra bir daha dener, yine kafasını cama çarpar. Bir daha dener, tekrar aynı şeyi yaşar. Tanımlayamadığı bir şey hedefine ulaşmasına 'engel' olmaktadır.

Yaklaşık 48 saat sonra köpekbalığı küçük balığı yemek için uğraşmayı bırakır. Evrensel, 'Büyük balık küçük balığı yer,' kuralı işlememektedir. Büyük balık depresyona girmiş gibidir. Çaba harcamayı bırakmıştır. Çünkü ne yaparsa yapsın o küçük balığı yiyemeyeceğine inanmıştır.

Deneyin ikinci aşamasına geçildiğinde araştırmacılar aradaki cam bölmeyi kaldırır. Artık köpekbalığı isterse küçük balığı yiyebilecektir. Önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. Çok da açtır!

Araştırma ekibi neler olacağını beklemeye başlarlar. Şaşırma sırası bilim adamlarındadır. Çünkü köpekbalığı küçük balığı yemek için hiçbir şey yapmaz! Küçük balığı kovalayıp büyük balığın alanına geçirirler ama yine de yemek için hiçbir hamle yapmaz.

Sonuç çok dramatiktir, büyük balık açlıktan ölmek üzere olmasına rağmen yine de küçük balığı yememiştir. Acaba neden?

Bilim adamları köpekbalığının içine düştüğü ruh durumuna 'öğrenilmiş çaresizlik' demektedir. Öğrenilmiş çaresizlik, bir canlının defalarca denediği halde istediği sonucu alamaması durumunda, bir sonraki denemesinde başarısız olacağını beklemesinden dolayı, deneme cesaretini kaybedip hiçbir şey yapmaması halidir.

Bu hale öğrenilmiş başarısızlık da diyebiliriz. Köpekbalığı geçmişteki denemelerinde başarısız olunca, gelecekteki denemelerinde de başarısız olacağını öğrenmiştir. Bu durum bize milyarlarca insanın neden başarısızlık halinde yaşadığı halde başarılı olmak için hiçbir şey yapmadığını açıklıyor.

Öğrenilmiş çaresizlik bir daha deneme cesaretini kaybetmektir. Sürekli başarısızlık korkusuyla hareket etmektir. Kendine olan güvenini, 'başarabilirim' inancını kaybetmektir. Öğrenilmiş çaresizlik zihne takılı bir psikolojik kelepçedir.

Biz bu deneyden öğrenilmiş çaresizlik teorisinden daha fazlasını öğrenebiliriz. Bu dersler neler olabilir?

Başarısızlık ve 'kaybeden olmak' öğrenilmiştir
Başarısızlıktan korkup, bir daha hayal kırıklığı yaşamamak için başarıyı denemekten vazgeçiyoruz. Sonunda başarısızlığı bir yaşam tarzı olarak benimseyip, kendimizi 'kaybeden' olarak görüyoruz. Başarısız olmayı öğrenenler, öğrenmekle kalmaz, başarısızlık üreten zihniyetlerini çevredekilerin beynine de yükleyerek, onları da başarısızlığa sürüklerler. Başarılı insanlara ulaşıp onlardan başarı bilgisi almak pek kolay olmadığından, kaybedenlerden öğrendiklerimizle kazanmaya çalışıyoruz. Kılavuzumuz kaybeden olunca, kazanmak da kolay olmuyor tabii! Buna da aslında "öğretilmiş çaresizlik" denilebilir.

İç engelleri aşamadan dış engeller aşılmaz
Bir hedefe yürürken iki tür engel(leyici) ile karşılaşırız: Dış engel(leyici)ler ve iç engel(leyici)ler. Örneğimizde cam dış engeldir; 'ben ne yaparsam yapayım o küçük balığı yiyemem' inancı ise iç engeldir. Engellerin yapısıyla ilgili üç noktayı bilmek önemlidir.

Dış engelleri aşmak için önce iç engelleri aşmak gerekir. Fiziksel engelleri aşabilmek için önce zihinsel engelleri aşmak gerekir. İç engelleri aşmak dış engelleri aşmaktan daha zordur çünkü iç engellerimizi göremeyiz. Tabii bunun için bu yazıyı sonuna kadar okumanız gerekiyor! "Ben hiçbir yazıyı başından sonuna okuyamadım," diyorsanız, bakın ilk iç engeliniz ile tanıştınız!

Dış engeller kendiliğinden ortadan kalkabilir ama iç engelleri sizin zihninizden kaldırmanız gerekir. Çevremizdeki dış engeller, dünyanın her gün yeniden kurulması ve hızlı değişim nedeniyle kendiliğinden ortadan kalkabilir ama iç engellerimiz (yapamam inancımız) ancak bizim rızamız ve çabamızla beynimizden silinebilir. İç dünyanızda kontrol sizde olduğundan bilinçli ya da bilinçsiz izniniz olmadan büyük değişiklikler olmaz.

Kısacası sınırlayıcı iç gerçeklerimiz (inançlar), sınırlayıcı dış gerçeklerden (fiziksel koşullar) daha çok etkiler bizi. Aşılamayan sınırları çoğu kez şartlar değil, akıl koyar.

Arazi değiştikçe zihindeki haritayı güncellemek gerekir
Hayat, insanlar ve başarı hakkındaki tüm düşüncelerimiz birer haritadır. Biz hayat arazisinde, zihinsel haritalarımızla yol alırız ya da yolda kalırız.

Deneyin birinci aşamasında köpekbalığı avını gerçekten yiyemeyecek durumdaydı. Ancak ikinci aşamada cam kaldırıldı, yiyebilecek duruma geldi. Şartlar (arazi) değiştiği halde, köpekbalığının fikirleri (harita) değişmedi. Eğer iç inançlarınız dış gerçeklere uymuyorsa, düşüncelerinizin son kullanma tarihi geçmiş demektir. Köpekbalığının zihin haritasının o kısmının son kullanma tarihi geçtiği halde, onu kullanmaya devam etti. Sonucu biliyorsunuz.

Köpekbalığının en büyük hatası, arazi değiştiği halde haritasını güncellememesiydi.

Zihin haritalarını sık sık güncellemeyenlere gündelik dilde 'eski kafalı' ya da 'dinozor' denmektedir. Her sabah dünya yeniden kurulur! Her sabah şartlar yeniden oluşur. Her gece kader ihtimalleri yeniden düzenler. Dün olmayan bugün olabilir hale gelir, bugün olabilen yarın olamayabilir. Her gün ihtimallere 'yoklama çekmek' gerekir. Bildiklerinizin son kullanma tarihine, en az marketten aldığınız süt kadar dikkat edin lütfen!

İnancı varken imkanı yok, imkanı varken inancı yok
Bu köpekbalığının hayatından çıkarılacak en önemli derslerden birinin inanç & imkan ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Deneyin birinci etabında, köpekbalığının küçük balığı yiyebilme inancı vardı ama yiyebilme imkanı yoktu, ikinci etapta ise tersine, küçük balığı yeme imkanı vardı ama bu defa da yiyebileceğine dair inancı yoktu. Yapabilirim inancı ile yapabilme imkanı bir araya geldiğinde başarı doğar. Başarı için hem inanç hem imkan gereklidir çünkü ikisi de tek başına yeterli değildir.

Bu deney bize sınırlayıcı inançların gücünü ve cesareti kaybetmenin bedelini gösteriyor. Köpekbalığının 'nasıl yapılır' sorunu yoktu, küçük balığın nasıl yenebileceğini biliyordu. Köpekbalığının 'niçin' sorunu da yoktu, neden yemesi gerektiğini de biliyordu. Küçük balığı yeme isteği, onu yiyebilme yeteneği, onun nasıl yeneceğine dair deneyimi vardı. Olmayan tek şey, 'bir daha deneme' cesaretiydi. Cesaretinizi kaybettiğinizde ne kadar çok şeyi kaybettiğinizi görebiliyor musunuz?

Başarısızlığı kendinize açıklama biçiminiz başarı limitinizi belirler
Köpekbalığının kaderini belirleyen şey, kafasını cama her vuruşundan sonra yaşadıklarına verdiği anlamdı. İnsanları başarılı ya da başarısız yapan şey, deneyip de sonuç alamadıkları zaman kendi kendilerine yaptıkları iç konuşmalardır. Bu iç konuşmalarda söylenenler kişinin yürüdüğü yoldan vazgeçmesine, yola kararlılıkla devam etmesine ya da esneklik gösterip başka bir yol aramasına neden olabilir.

Sınırsız sayıda denemeyi göze alabildikten sonra, başaramayacağınız şey sayısı çok azdır. Başarısızlığa giden bütün yolları yürüdükten sonra başarının adresini daha kolay bulabilirsiniz. Tabii öğrenilmiş çaresizlik ve atalet bataklığına saplanmayıp yürümeye devam edebilirseniz!

Deneyen kaybedebilir ama denemeyen zaten kaybetmiştir
Bu örnek başarısızlık beklentisinin gücünü de gösteriyor. Köpekbalığı bir sonraki denemede başarısız olacağına inandığı için denemedi. Kendince 'akıllılık' etti! Sonuç alamayacağı bir şey için zaman, enerji ve çaba harcamadı. Kendi gözünde daha fazla aptal durumuna düşmek istemedi! Kendini daha fazla hayal kırıklığına uğratmak istemedi.

Fakat unuttuğu bir şey vardı: Denediğiniz zaman kazanabilir ya da kaybedebilirsiniz, ama denemediğinizde kesinlikle kaybetmişsinizdir. Buna piyango kuralı diyebiliriz. Piyango bileti aldığınızda büyük ikramiye size çıkabilir ya da çıkmayabilir ama bilet almadığınızda kesinlikle size çıkmaz!

Çoğumuz köpekbalığı gibi deneyince kaybetme ihtimalinden dolayı bir daha denemiyoruz ama denememenin de bir maliyetinin olduğunu unutuyoruz. Uzun vadede hiçbir şey yapmamanın kaybettirdikleri, bir şeyler yaparak kaybetmekten çoğu kez daha fazladır. Özellikle de kaybedecek fazla şeyi olmayanlar için!

Bu deneyden çıkarabileceğimiz diğer dersler neler?
Kaybeden doğulmaz, kaybeden olunur. İnsanlar kaybetmeyi köpekbalığının yaşadığı gibi kafalarını engellere vura vura öğrenirler.

Kontrol inancı kaybolunca, kadercilik anlayışı başlar. Kişi çevresindeki şartları kontrol edemediğini görünce, kendini bırakır. Böylece şartların onu daha kolay kontrol edebileceği hale gelir! Köpekbalığı, diğer balığı yiyemeyeceğini görünce, depresyona girmiş, kendini bırakmıştır. Böylece o balığı hiç yiyemeyecek hale gelmiştir.

Ödül yoksa emek yoktur. İnsanlar ihtiyaç duyduklarını almaksızın uzun süre gayretli bir şekilde çalışmazlar. Çabasının karşılığını alamayan balık, ödülsüz çabayı sürdürmemiştir. (Bu kısmı patronunuza okutabilirsiniz!)
Milyonlarca insan başarılı olmak istediğini söyler ama başarılı olmak için ciddi bir çaba harcamaz. Bu insanların sürekli başarısızlığın sonuçlarından şikayet ettikleri halde başarılı olmak için samimi bir çaba içerisinde olmamasının nedenlerini artık anladığınızı sanıyorum.

Köpekbalığı nasıl düşünebilirdi? Daha doğrusu siz o köpekbalığının durumuna düşmemek için her sabah kendinize ne sormalısınız? Defalarca denediğiniz halde her defasında başarısız olduğunuz bir konuda, her sabah kendinize üç soru sorabilirsiniz.

Bende değişen bir şey var mı?
Çevremdeki şartlarda değişen bir şey var mı?
Hedeflediğim şeyde bir değişiklik var mı?

Sizin içinizde, çevrenizde veya hedeflediğiniz kişi veya işte bir değişiklik varsa, hemen bir daha şansınızı deneyebilirsiniz. Hiçbir değişiklik yoksa ne yapmalı? Bir, kendinizi değiştirmek, önünüzdeki engelin üzerinden aşacak şekilde kendinizi geliştirmek elinizde. İki, yolunuz tıkalı olabilir ama yönünüz tıkalı olamaz. Aynı amaca giden yeni bir yol arayın, bulamadıysanız yeni bir yol açın.

Beyaz saray

1981 yılında yemin ederek ABD Başkanlığına göreve başlamasından yaklaşık bir ay sonra dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan ve eşi Nancy Reagan, Beyaz Saray’da akşam yemeğini yedikten sonra hiç beklemedikleri bir sürprizle karşılaşırlar. Görevli garson yemeğin hesap faturasını getirmiştir. Baş kahyanın bir garsonla gönderdiği hesap faturasında sadece o akşamın değil son bir ayın bütün yemeklerinin hesabı da yer almaktadır. Sadece yemekler de değil… Ağırladıkları kişisel misafirlerin, bir aydır kullandıkları kuru temizleme hizmetinden, diş fırçası, diş macunu, temizlik ve parfümeri malzemelerine kadar bütün kişisel malzemelerin ücreti de miktarlarıyla beraber kaydedilmiştir. Ronald Reagan, hesabın büyüklüğüne şaşırsa da görevlinin getirdiği faturayı gülümseyerek alır ve muhasebeye maaşından ödenmesi talimatı verir. Kocasının aksine Nancy Reagan’ın şaşkınlığı çok daha büyüktür. Anılarında, ‘kimse bize Başkan ve Eşinin Beyaz Saray’da yaşarken yedikleri yemeklere ve kullandıkları günlük malzemelere para ödemek zorunda olduklarından bahsetmemişti’ diye anlatıyor o şaşkınlık anını. Aslında, ABD kamuoyunun büyük çoğunluğu da pek bilmiyordu. ABD eski Başkanı Bill Clinton’un eşi ve birinci Obama döneminin dışişleri bakanı Hillary Clinton‘ın, bu yıl yayınlanan “Hard Choices” kitabının Haziran ayındaki tanıtım ve imza gezilerinden birinde, Beyaz Saray’dan ayrıldıkları zaman, ‘borç içinde ve beş parasız olduklarını’ söylemesi, sosyal medyada büyük yankı yapmıştı. Hillary Clinton, sekiz yıl kaldıkları Beyaz Saray’dan taşınınca Washington DC’de ve New York’ta mortgage kredisiyle iki ev aldıklarını, bu kredi ile kızları Chelsea’nin Stanford Üniversitesi parasının kendilerini, 2001 kışında 12 milyon dolar borcu olan olan bir aile haline getirdiğini anlatacaktı. Borç batağından, Bill Clinton’ın art arda yayınlanan kitaplarının, ücretli konuşmalarının gelirleriyle düzlüğe çıkacaklardı. Son borçlarını da 2004 yılında ödeyerek borçlarını temizleyeceklerdi.
Peki, 8 yıl boyunca yıllık ortalama 500 bin dolar maaşı olan ve kira gideri olmayan bir aile niçin Beyaz Saray’dan beş parasız ayrılacaktı? Nancy Reagan’ı çok şaşırtan sebepten dolayı…
ABD Başkanları Beyaz Saray’a kira ödemez ama onun dışındaki herşey maaşlarından kesilir. Beyaz Saray, devletin ABD Başkanı için tahsis ettiği misafirhanedir ve orada 4 ya da 8 yılını geçirmek zorunda olan her aile, kendilerinin ve kişisel misafirlerinin bütün masraflarını kendisi karşılamak durumundadır. Sadece resmi devlet konuklarının ağırlanma masrafını Amerikan vergi mükellefleri öder. Geri kalan kişisel mutfak giderleri, hizmet ve malzemelerin ücreti Başkan ve ailesine aittir. Başkan takım elbiselerinin kuru temizleme ücretini kendisi ödemek zorundadır. Kaybolan düğmesinin yerine alınacak yenisinin de, ayakkabılarının boya ve cilasının da… Konutun başkan ve ailesinin kaldıkları kısmındaki temizlikçi, garson ve hizmetçilerin çalıştıkları süredeki saat ücretini de başkan öder. Kısacası, kira ve elektrik faturası dışında kendileri için harcanan her kuruşu devlete ödemek zorundadırlar.
Çünkü, ABD bir monarşi değil bir cumhuriyettir ve bu konut da bir ‘saray’ değil bir evdir. Amerikalılar buraya ‘saray’ demiyor zaten, o bizim yakıştırmamız. Washington DC’de ‘’1600 Pennsylvania Avenue’’ adresinde bulunan dünyanın bu en ünlü evinin adı Türkçe’ye yanlış şekilde ‘Beyaz Saray’ diye çevirilmiş olsa da, aslında İngilizce’deki orijinal adı ‘White House‘ yani ‘Beyaz Ev‘dir. Ve ABD’ye devlet başkanı seçildi diye kimse, devletin parasını keyfince harcayamaz. Sadece bu ev içinde de değil her yerde… ABD Başkanı, şehir dışı tatil masraflarını, haftasonlarını geçirmek istediğinde Camp David’teki dinlenme evinin haftasonu masraflarını kendi cebinden karşılamak zorunda. Yine örneğin başkan, ABD Başkanlık uçağına, devlet delegasyonundan olmayan tek bir kişi bile bindirecekse, (kardeşi bile olsa), bir ticari yolcu uçağının ‘first class’ uçak bileti miktarınca devlete para ödemek zorundadır.
Gerald Ford’tan George W. Bush’a kadar 6 başkan döneminde bu evin ‘baş kahyası (chief usher)’ olmuş Gary Walters’ın deyişi ile, başkan ve ailesi bu evin 4 veya 8 yıllık kira sözleşmesine sahip kiracılarıdır. İstedikleri yemekler pişirilir, malzemeler ve ürünler istedikleri markalardan seçilir ama parasını Amerikan halkı değil, Başkan ve ailesi maaşlarından öder. Ve doğal olarak fiyatın yüksekliğine alışmaları zaman alır. Çünkü başkanlar ve ailelerine verilen hizmet 5 yıldızlı otel kalitesinde olduğu gibi başkanın bunlar için ödeyeceği para da 5 yıldızlı otel fiyatları düzeyindedir. Devlet konutu diye cüzi ücretlendirme yapılmaz. Walters, ‘yemek, hizmet ve malzemelerin pahalı olduğundan yakınmayan tek bir first aile hatırlamıyorum’ diyor. Hatırladığı en büyük tepki ise Jimmy Carter’ın eşi Rosalynn Carter’a ait. Memleketleri Atlanta’da yemeğin de malzemelerin de çok daha ucuz olduğunu söyleyip durmuş aylarca. Ama ‘first lady’nin şikayetleri, fiyatları aşağı çekmeye yetmemiş. George W. Bush’un eşi Laura Bush da, “Spoken from the Heart” adlı anı kitabında, Beyaz Saray’da yaşamanın ne kadar pahalı olduğundan yakınıyor. Onu en çok zorlayan konulardan biri de, hergün saçlarını yapan kuaföre, devleti temsil edeceği törenlere giderken bile olsa, ücretini kendisinin ödemesi olmuş. Bayan Bush kitabında, faturanın aylık geldiğini ve Başkan ve eşi ile iki kızının bütün yemeklerinin, kullandıkları bütün kişisel malzemelerin, kuru temizleme dahil tüm hizmetlerin, garsonların ve temizlik görevlilerinin saat başı ücretinin, özel misafirlerinin tüm msaraflarının bu faturada yer aldığını yazıyor. ‘’Faturada ağzımı açık bırakan kalemler de vardı’’ diye aktaran Bayan Bush şu örneği veriyor:
‘’Ülkenin First Lady’si olarak giyeceğim kıyafetlerin de özel tasarım olması gerektiği şartı vardı ama elbisenin ücretinin yanı sıra bu tasarımların ücreti de yine benden tahsil ediliyordu.’’
ABD Başkanlarının maaşına en son 1999 yılında zam yapıldı. Buna göre ABD Başkanın çıplak maaşı yıllık 400 bin dolar civarında. 50 bin dolar da görev tazminatı ödenir. Bu her iki ödeme de vergiye dahildir. Başkan bunların gelir vergisini ödemek zorunda. Bunların yanı sıra başkanın gezileri için, vergiden muaf yıllık 100 bin dolar harcırah ödenir. Ancak, Beyaz Saray faturasının yüksekliği göz önüne alındığında bir ABD Başkanı, maaşının neredeyse tamamını aylık giderlerine harcar. Yani ayrıca bir serveti yoksa, Beyaz Saray’da ‘ucu ucuna’ yaşamak durumunda… Belki de bu yüzden Başkan Gerald Ford, Beyaz Evi, ‘Bugüne kadar gördüğüm en lüks sosyal yardım konutu’ diye tanımlamıştı.
Beyaz Ev, kompleks bir yapıdır. Aynı anda hem bir konut, hem bir müze ve hem de bir devlet dairesidir. ABD dünyanın süper gücü olmasına rağmen, Beyaz Ev, dünyadaki en büyük devlet başkanı sarayı değil, aksine büyük devletler içindeki en küçük devlet başkanlığı konutlarından biridir. Sadece bir katından, dünyanın en büyük devletinin yürütme organı yönetilir. ”1700’lerin dünyasında 13 kolonili devlet için inşa edilmiş, bugün dünya lideriyiz. Bu ihtiyaca uygun çok daha büyük bir saray yapalım” diyen tek bir başkan bile olmamıştır. Kimsenin aklına böyle bir şey gelmez. Çünkü, Beyaz Ev, ABD demokrasisinde ‘devamlılığın’ da sembolüdür.Ve yine Beyaz Ev, kendi toplumundan izole bir yer de değil. Dünyada, içinde başkan yaşadığı halde halkının ziyaretine açık tek devlet başkanlığı konutudur. Çünkü Amerikan tarihinin en önemli kültür müzesidir. Haftalık ortalama ziyaretçi sayısı 30 bindir. Başkanın penceresinin bir kaç on metre uzağındaki bahçe demirliğinin önü ise ABD’nin en ünlü gösteri ve protesto yeridir.
Beyaz Ev, başkanlar için kalıcı bir ihtişam ve keyif sarayı değil geçici bir barınma ve hizmet yeridir. Başkan Truman’a göre, ‘dışı çok gösterişli bir hapishane‘den başka bir şey değildi. Ronald Reagan ise, buradaki yılları boyunca kendisini sürekli bir akvaryum balığı gibi hissettiğini anlatır. Michelle Obama da geçtiğimiz yıl, ‘’çok iyi dekore edilmiş bir hapishane’’ olarak niteleyecekti. Bu eve kiracı başkanlar aileleriyle gelir geçer. Mülk sahibi Amerikan halkı ve demokrasisidir. Bu gerçeği, bir hizmetçisi, Baba George Bush’un eşi Barbara Bush’a şöyle söyler bir gün:
‘’Buraya her dört yılda bir başkanlar gelir gider… Biz kalıcıyız’’.

25 Ekim 2014 Cumartesi

Denemek, yenilmek ve öğrenmek

"The master has failed more times than the beginner has even tried.”

― Stephen McCranie

"Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil."

― Samuel Beckett

"Deneyen kaybedebilir ama denemeyen zaten kaybetmiştir"


Kesin sayı tam olarak bilinmese de, Edison’un ampulü icat etme sürecinde 1000 ila 10 bin denemede başarısız olduğu sanılıyor. Bu başarısızlığı sorulduğunda ise cevabı şu olmuş: “Ben başarısız olmadım, sadece işe yaramayan 10 bin yöntem buldum.”

24 Ekim 2014 Cuma

Orda bir takım var uzakta

İspanya’nın kuzeyinde Portekiz sınırında iki kent ve takımları arasındaki rekabet yüzyıllardır birçok konuda sürmektedir. La Coruna’nın takımı Deportivo ve Vigo kentinin takımı Celta’dan söz ediyoruz.

Her şey Deportivo taraftarlarının Celta taraftarlarına Portekizlilere yakınlıklarından dolayı “hain”  demesi ile başlar. Celta taraftarlarının hakaret amacıyla Deportivo taraftarlarına Türk demesi ile devam eder. Ancak Deportivo’luların bunu hakaret olarak algılamaması üzerinde “Deportivo Los Turcos” doğar. Deportivo’lu taraftarlar “Türk gibi güçlü” sloganı ile övünür ve her maça Türk bayrağı ile çıkar.

Barboros Hayrettin Pasa, Akdeniz’e hükmettiği sıralarda İspanya sahillerine kadar ulaşmış. O sırada İspanya’da yiğitliği ile ünlü Galiçya bölgesinin delikanlıları, Barboros’a büyük destek vermişler. Bu işbirliğini içlerine sindiremeyen komsu kent Vigo’nun halkı ise La Coruna’ya Türklerle ortaklığa girmelerinden dolayı, onlara "Türkler" adını takarlar. Buna karşılık, La Coruna halkı ise Celta Vigo taraftarlarına yakınlığı ve iyi ilişkileri nedeniyle “Portekizli” yakıştırması yapmışlar.

La Corunada çok sayıdaki taraftar derneklerinden biri olan La Pasion Turca derneğinin başkanı Türk bayrağına sahip çıkmaktan duyduğu memnuniyeti dile getiriyor. Ricardo, takımın Panathinaikos’la oynadığı maçta açtıkları 20 metreyi asan Türk bayrağını anlatırken, "inanin statta yüzlerce Türk bayrağı vardı. Stadın bir ucundan diğer ucuna bir Türk bayrağı astık. Yunanlılar sahaya çıktıklarında dev Türk bayrağının yanı sıra yüzlerce ateşli taraftarın ellerindeki ay-yıldızlı bayrakları görünce neye uğradıklarını sasırdılar. Dünyanın hiçbir yerinde kendi ulusunun bayrağının dışında, baksa ülke bayrağına bu kadar çok sahip çıkan bir taraftar grubu bulamazsınız" dedi.

Statları Estadio Riazor'u Türk bayrakları ile süslerken genellikle Celta Vigo ve Yunanistan takımları ile oynadıkları maçlarda İstiklal Marşı'nı da okumaya devam ediyor.





Orda bir köy var uzakta - II

Faymonville ise Belçika'da, Liège ilinde köydür. Faymonville köyünün özelliği sakinlerinin, Türklerle doğrudan hiçbir ilişkisi olmamasına rağmen, çevresindeki köy ve kasaba sakinleri tarafından Türk adıyla anılmasıdır.

Faymonville köyünde hiçbir zaman, hiçbir Türk'ün yaşamadığını belirten köylüler, kendilerine asırlardır "Türkler" dendiğini, "Türk Köyü"nün insanları olduklarını söylüyor, kendilerini "Faymonville Türkleri" olarak tanıtıyorlar.

Köy halkına Türk denmesine ilişkin iki yaygın rivayet vardır. İlki, 16. ve 17. yüzyılda Avrupa'daki Osmanlı fetihlerinden zarar görenler için yapılan yardımlara Faymonville köylülerinin katılmamasına tepki olarak Türk adıyla anılmaya başlar. İkinci rivayete göreyse, köy halkı Osmanlılara karşı yapılacak bir Haçlı Seferi'ne katılmayı reddedince Türk ismi takılır.

Kilisenin çağrılarına gerektiği gibi uymayan, asker ve vergi verme konusunda sürekli zorluk çıkaran Faymonville sakinlerine, Müslümanların çıkarlarına hizmet ettikleri, Hristiyanlık âleminin düşmanı ve Türklerin dostu olmak suçlamasıyla kendilerine Türk adı takılır.

Köyün yaşlılarının anlattıklarına göre II. Dünya Savaşı’nda bütün Belçika'yı istila eden Nazi ordusu köydeki Türk bayraklarını görünce köye hiçbir zarar vermeden geri çekilmişlerdir.

Faymonville'in bir de RFC Turkania Faymonville ( Genç Türkler Birliği ) isimli futbol kulübü vardır. Amatör ligdeki maçlarına her zaman Türk bayrakları eşliğinde çıkıyor, kulübün ambleminde de bu bayrak yer alıyor.
Faymonville sakinleri Türk adını ve bayrağını birçok farklı konuda kalıcı hale getirmişler. Türk bayrağını simgeleyen figürler, Türk bandosu, Birleşmiş Türk Gençlik Derneği, Le Vieux Sultan restoranı ve oteli, eski belediye binasında mevcut Türk unsuru işlenmiş bayrak, flama ve figürleri görmek mümkün.

Köyün Türk özelliği her yıl Şubat ayında düzenlenen karnavalda yaşatılmaktadır. Karnavalda köy halkı Türk kostümleri giyerek; ellerinde Türk bayraklarıyla resmigeçit yapmaktadırlar.





Orda bir köy var uzakta - I

Bu şaşırtıcı öykü tam 323 yıl önce başlar. 2. Viyana kuşatması sonrası bir Osmanlı askeri, İtalya'da küçük bir kasabaya sığınır. Ölmek üzere olan bu Yeniçeri askeri, köylüler tarafından tedavi edilir. İyileşince de köyden bir kızla evlenir. Kasaba halkının 'Il Turco' adını verdiği asker, o dönem dukalığın halktan istediği haksız vergilere karşı köyü ayaklandırır ve korur. Bu yeniçeri, bir de kahraman olunca köyün adı 'La Turchia' diye anılmaya başlar.

Yeniçerimiz kendini bu yörenin insanlarına öyle sevdirir ki ölümünden sonra bile bu Türk gelenekleri, örf ve adetleri yaşatılır. Öyle ki kız istemeye giden aile başlık parası bile veriyor.

İtalya'nın Manzori Dağları'nın eteğindeki 'La Turchia' adıyla da bilinen Moena Köyü halkı Türkçe bilmiyor, Türkiye'yi görmemişler ama 323 yıldır Türk gibi yaşayıp, kendilerini Türk olarak tanıtıyorlar.
Bir Türk'e inanan ve asırlardır bunu koruyabilen Moenalılar, "Moena'daki bizim Türkiye’mizde doğduk" 
diyorlar.
Belediye Başkanı; "Il Turco efsanesini bizler de çocuklarımıza inançla aktarıyoruz. Bu festival bizim için çok önemlidir, Türkler gelip buradaki küçük Türkiye'yi görmeli. Kabul etmeliyiz ki aramızda çok güçlü bir bağ var.“

Yüzyıllardır süregelen adetler gereği Ağustos ayının ilk haftasında geleneksel olarak yapılan festivallerde bütün köy Türk bayrakları ve Osmanlı resimleri ile süsleniyor.

Türk karnavalında belediye başkanı padişah oluyor, Osmanlı kıyafetleri giyiyor, herkes bir şekilde Türkleşiyor. Kimse Türkiye’yi görmemiş ama oradan buradan gördükleriyle, duyduklarıyla Türk gibi gözükmeye çalışıyorlar. Bıyık yapıyorlar, fes giyiyorlar, kendi diktikleri ay yıldızlı bayrakları takıyorlar evlerine.