3 Aralık 2014 Çarşamba

Çeşitli çizimler

Hindistan’ın Madhya Pradesh eyaletinin Hoshangabad bölgesinde bulunan bir mağara resmi


Avustralya Kıtasında Kimberleys yakınlarında Regent Nehri vadisinde bulunan bir resim


Çeşitli metal eşyalar

Dorchester pot / vase ( 1851 Massachusetts )

534 milyon yıl yaşında olduğu tahmin edilir ve gümüş alaşımlıdır.


Oklahoma iron pot ( 1912 )

Bir kömür madeninde bulunmuştur ve 312 milyon yaşında olduğu tahmin edilir.



Kamçatka dişlileri

Rusya ( Kamçatka )'da volkanik bir taş içerisinde bulunan dişliler.



400 milyon yıl yaşında oldukları tahmin ediliyor.

Canta Marina haritası

Carta Marina yani “Deniz Haritası” isimli harita Batı’da çok bilinen ilginç bir çalışmadır. 16ncı yüzyılda Olaus Magnus ( 1490-1557 ) tarafından hazırlanan harita Kuzey Memleketleri hakkında oldukça detaylı bilgiler vermektedir. Harita deniz canavarları ile dekore edilmiştir. Bu canavarların göründüğü yerler haritada tek tek işaretlenerek haritayı kullanacak denizcilere dikkat etmeleri gereken kritik bölgeler hatırlatılmıştır.

Bu haritada girdaplar gösterilmiş, aysberglerin bulunduğu alanlar hatırlatılmış, ölümcül olduğu belirtilen bu nasıl bir deniz yaratıkları işaretlenmişti.

Pekiyi A ile belirtilen konum bu, çizimde ne gösterilmekteydi?

Bu nesne bir canavardan çok bir gemiye benzemektedir. Ancak çağındaki hiç bir tasvirde olmayan unsurlar taşıdığı hemen dikkat çekmektedir. Bu bir denizaltı mıdır? Bir korsan gemisi midir? Veya o dönemlerde denizciler tarafından sıklıkla görülen bir UFO veya daha doğru tabiri ile bir USO (Unidentified Swimming Object-Tanımlanamayan Yüzen Araç) mudur?


Konfiçyus

"Bende bir yumurta var. Sende de bir yumurta var. Eğer, sen bana bir yumurta verirsen, ben sana bir yumurta verirsem, sende de bir ve bende de bir yumurta olur.

Ancak, sende bir bilgi var ve bende de bir bilgi varken, ben sana bir bilgi verirsem ve sen bana bir bilgi verirsen, sende de iki bilgi olur, bende de iki bilgi olur.

Çünkü, bilgi paylaştıkça çoğalır."

2 Aralık 2014 Salı

Zenginlerin eğlenceleri

BullRun ya da GumBall

Paranız varsa, uçlarda eğlenebilirsiniz!

Leonidas







Kral Leonidas'ın kendisinden silahlarını isteyen Xerxes'a söylediği sözler
MOLON LABE ( GEL VE KENDİN AL )


Bir diğer anıtı ise aşağıdaki gibidir;


1 Aralık 2014 Pazartesi

Atatürk çiçeği

Bu bitki adını 19. yy'da Meksika'dan ABD'ye götüren ve yaygınlaştıran ABD'li devlet adamı, psikiyatrist ve bitkibilimci Joel Roberts Poinsett'den alır. "Atatürk" adı ise, bir süs bitkisi olarak Türkiye'de yetiştirilmesi ve tanınmasına ön ayak olan Mustafa Kemal Atatürk'ten gelir. Ancak çiçeğe ismi Atatürk vermemiştir. Yetiştirilmesi sırasında görev alan bitki bilimcilerden gelen öneri üzerine bu isim takılmıştır.

Bu çiçeğin dışında dünyada devlet adamı ismi taşıyan herhangi bir bitki yoktur.


30 Kasım 2014 Pazar

Gandhi der ki

Mustafa Kemal İngilizleri yenene kadar, Tanrı’yı da İngiliz zannediyordum.


Not: Türkçe dolaşan bu sözü, yabancı hiçbir kaynakta bulamadım.

Benzeri çalışmaları destekliyorum

http://www.mecburdegilsiniz.com/

http://www.1kurusumnerede.org/

https://www.sikayetvar.com/

Faili Meçhul Kıyak / FMK Hareketi

http://www.engelsizkent.org/

http://www.temizgiysi.org/

http://www.dialogistanbul.com/

http://www.bisiyapsak.com/

http://www.oyveotesi.org/

1 günlük iş

Babalar Günü Hediyesi İçin "Baba Parası" Yerine "1 Günlük İş"

Dolabında durmasın, sokakları ısıtsın




29 Kasım 2014 Cumartesi

Tiwanaku Güneş kapısı

Buradaki en gizli ve ilgi çeken anıtı, 10 tonluk tek bir kaya parçasından oyulmuş, 3 m. boyunda, 3.75 m. enindeki Güneş Kapısı’dır.


Üst kısmında ortada uçan bir Tanrının çevresinde 48 figür dizilmiştir. Taçlı pumalar, akbabalar, kanatlı yaratıklar, tanrının karşısında diz çöken ya da ona sırt çeviren, uzaklaşan insanlar ve şekiller vardır. Orta yerde bulunan Tanrının kimliği kesin olarak bilinmiyor. Güneş tanrısı, Yaratıcı Tanrı Viracocha (Virakoşa) olabilir.

Eski İnka efsanelerine göre, gelişmiş bir uygarlığa sahip insanlar buraya yerleşmeden önce burada tanrılar oturuyordu. Posnansky, bütün bu açıklamalara rağmen burayı kimlerin yaptığını söyleyemiyor. Kim bilir, belki de tarihi oturup yeniden yazmamız gerekiyor.

Eskimiş görüntüsüne rağmen dikit, pencereleri ve köşeleriyle modern aletlerle yapılmışa benziyor. Hatta bugün bile böyle sert bir kayaya yapılması zor olan çentikler bu dikite büyük bir ustalıkla yapılmışlardır.

Güneş Kapısı tek parça sert Andesit’ten oluşmaktadır. Ayrıca bu kaya türüyle evler, tapınaklar ve diğer yapılar inşa edildi.Güneş kapısı yaklaşık 10 – 15 ton arası ağırlığa sahiptir.

Arkeologlara bakılırsa, Bolivya’nın Anden bölgesinde 4000 metre yükseklikteki Tiahuanaco antik kalıntılarını bundan 2000-3000 yıl önce Anden Kızılderilileri inşa etmiş! Tarihçiler ise, bu iddiaya gülüp geçiyor ve Aymara tarih kayıtlarına göre bu kalıntıların tanrılar tarafından kurulduğunu ileri sürüyorlar. “Güneş Kapısı” (Gate of the Sun) üzerindeki 48 figür ise takvim olarak yorumlanıyor.

Kapı üzerindeki kabartma resimlerde stilize edilmiş makineler, özel elbiseler giymiş astronomlar, geri tepkili yılankavi biçimli roketler ve Venüs, Merih gezegenlerinin takvimleri işlenmiştir.

Tarihçiler, 4.000 metre yüksekliğe kurulan Tiahuanaco kentinin tanrılar tarafından inşa edildikten sonra Aymara Kızılderililerine bıraktığını belirtiyor. Tarihçilerin şakayla karışık bu iddiayı ortaya atmalarının nedeni, kentin nasıl oluştuğu yönünde bilgiye sahip olamamaları. Güneş Kapısı’nda yer alan 48 heykelin takvim olarak kullanıldığına inanılıyor.

Geleneksel yorumcular, Güneş Kapısı’nın mitoslara dayanan kozmogonik bir sistemi simgelediğini belirttiler. Kapı, Tiahuanako uygarlığının bilimsel oluşumunu gösteren bir takvim olabilir. Hatta belki de o, dünyanın en eski takvimidir. Kapının ortasındaki tanrı motifi, 11 değişik biçimde tekrarlanmakta, yani Güneş’in bir yıl içindeki hareketlerini, on iki ay’ı göstermektedir. Bununla birlikte sadece Güneş değil, son derece karmaşık bir sistemin içinde Venüs gezegeninin de çevrimi kapıda aktarılmıştır.


Yan yana duran üç takvim taşında, üç ayrı takvim hesabı vardır. Birinci takvim Kutsal Yıl hesabıdır. Bunda bir yıl 260 gün olarak hesaplanmıştır. İkinci taşta Güneş Yılı takvimi işlenmiştir ve yıl 365.2422 gün olarak hesaplanmıştır. Üçüncü taştaki takvim ise Venüs yılını gösterir. Burada bir yıl 225 gün olarak gösterilmiştir.

Gökyüzünün 27 bin yıl önceki halini gösteren kabartmalarda, tüm gezegenler işlendiği halde; Ay, orada yoktur. Dr. Bellamy ve Dr. Allan’a göre Güneş Kapısı sembollerinde Ay, dünya yörüngesinde 11.500-13.000 yıl arası bir zamanda belirmektedir. Takvimdeki hesaplamalara göre Ay’ın 13.000 yıl önceki Dünya etrafındaki dönüşü, yılda 425 turdu. Bugün, bu tur sayısı 365’tir.

Güneş Kapısı’na oyulmuş taş takvim, dört bölüme ayrılmıştır. Her bir bölüm, astronomik açıdan dünyasal dört mevsimi gösterir ve bu dört bölümün her biri, yılın 12 ayını göstermek üzere 3’e ayrılmıştır. Yılı 290 gün olarak sayan Tiahuanako astronomları, ayları da 24 günden saymışlar, buna karşılık her gün için ayın durumunu ayrıntılı olarak göstermişlerdi. Günümüz astronomları, öteden beri Ay’ın görünen hareketinin gerçek hareketi olmadığını bilmelerine karşın bugün bile çoğu takvimlerimizde Ay’ın yalnız görünen hareketi gösterilir.

İki sütun arasındaki eşiğin üzerine oyulmuş tanrı figürü ya da yaratıcı Viracocha, tanrıya koşan ufak figürlerin yer aldığı rölyeflerle çevrilidir. Güney Amerika’da sık rastlanan bu geçit tarzının burada ortaya çıktığı sanılıyor. Kalasasaya Platformu, batık bir avludan girilen yüksek ve geniş bir alan. Burada birkaç geniş caddenin kesiştiği sanılıyor. Bu platformun duvarlarını büyük taş bloklar karşılıyor. Bazılarının Meksika’daki Teotihuacan işçilerine esin kaynağı olduğu sanılıyor. Kalasasaya Platformu’nda büyük gözlü tek parça taş heykeller bulunuyor. Meksika Tula’daki taş savaşçılar ve bunlar arasındaki benzerlik dikkat çekiyor.

Peter Kolosimo, “Zamanı Olmayan Gezegen” adlı kitabında Güneş Kapısı’nın yaşı üzerinde durmaktadır. Kitabında, antropolog ve mühendis Arthur Posnansky’nin bu bölge hakkında detaylı araştırma yaptığını belirtiyor. Buna göre yerleşim alanı, çeşitli zamanlarda bir çok kere tekrar inşa edilmiştir. Son kez 16.000 yıl önce. Posnansky, güneş kapısının 18.000 yıllık olduğuna inanıyor.


Antikyhera makinesi

1900 Yılında Paskalya'dan birkaç gün önce, bir grup Yunan sünger avcısı, Antikyhera adlı küçük bir adanın yakınında su altına dalış yaparken, antik bir geminin kalıntılarına rastladılar.


Kalıntıların arasında MÖ 50 yılından kalma bronz ve mermer heykeller vardı, dalgıçlar bunları çıkarmaya çalışırken şekilsiz garip bir cisme rastladılar, bu cisim sonradan incelenmek üzere Atina Müzesine yollandı. Sonrası malum, cisim temizlendi ve çürümüş bronz ve tahta kalıntılarının arasında modern bir saatin dişli çarklarına benzeyen dişliler bulundu.


1958'de Dr. Derek J. de Solla Price, uzun bir çelışma sonucunda cismin bir taslağını yaptı, bu bir makinaydı. Dişlilerin çalışması sonucunda Ay'ın ve Güneş'in hareketleri hesaplanabiliyordu .

Bir saat değildi ama bir tür hesap makinesiydi ama en önemlisi yıldızların geçmişteki ve gelecekteki konumlarını gösteriyordu. Büyük olasılıkla Antikyhera aygıtı, Eski Yunan'ın çok öncesinde yapılmıştı; gizem hala çözülmüş değil; aygıt müzede duruyor ve bir benzerine hala rastlanmadı.


Kristal kafatasları

Kuşkusuz ki, en ünlü en gizemli kristal parçası 1927 yılında F.A. Mitchell Hedges tarafından eski İngiliz Honduras'ı şimdiki Belize'deki antik Maya kenti Lubaantum'da bulunan kafatasıdır. Kafatası tek parça berrak kuartzdır; yüksekliği 12.7 cm., eni 32 cm., genişliği 12.7 cm.'dir yani küçük bir insan kafatası büyüklüğündedir ve ayrıntıları mükemmeldir.

1970 yılında Frank Dorland tarafından Hewlett-Packard Laboratuvarlarında yapılan testlerde kafatasının normal ötesi bir cisim olduğu sonucuna varılmıştır. Kafatasının normal ya da doğal kristal olduğu ve karakteristik olarak moleküler yapısına dokunulmadığı anlaşılmıştır ve bu oluşum modern kristalografide henüz denenmemiş ve bilinmemektedir .

Hiç bir metal kullanılmamıştır, Dorland herhangi bir ize rastlayamamıştır, üzerinde görülen bazı çizgiler kazı sırasında ve sonrasında oluşmuştur ve yine Dorland'a göre büyük olasılıkla kafatası elmas kesici kullanılarak şekillendirilmiş ve mükemmel bir perdahlama ve parlatma işlemi yapılmıştır .

Bir diğer ilginç saptama kafatasındaki su ve silikon - kristal kum izlerinin bulunmuş olmasıdır ve bu oluşum için gereken süre 300 yıldır. Sonuç olarak bütün bunlar bize inanılmaz bir başarıyı veya bilinmeyen bir tür kayıp teknolojinin kullanıldığını göstermektedir .

Hewlet - Packard'dan bir kristalografın dediği gibi, bu kristal asla var olmamalıdır.



Ashoka sütunu

Antik bir metalürji harikası arıyorsak, Hindistan'a Delhi'ye gitmemiz yeterlidir. Çünkü Ashoka Sütunu oradadır; boyu 23 m. çapı 40 cm., ağırlığı 6 tondur. İşlenmiş demir şaft olan sütunun, kaynakla birleştirilmiş disklerden yapıldığı belirlenmiştir.

Sütunun yüzeyi yumuşak ve prinçle kaplı izlenimini vermektedir, hava koşullarından etkilendiğini gösteren birkaç iz bu kaplama yüzeyde görülebilir. 1600 yıllık süreç içerisinde, Hint yağmur ormanlarına, muson ikliminde, sert rüzgarların ve yüksek nemli ısının altında eşdeğer bir demir kütlesinin paslanıp, çürümemesini düşünmek ancak bir hayaldir.

Demir yapımı ve paslanmaya karşı korunma teknikleri bilindiği kadarıyla ancak 5. yüzyıldan sonra geliştirilmeye başlanmıştır ama bu bilgi Ashoka Sütunun'da geçerli değildir .



Mısır'da havacılık

1898 Yılında, Mısır'da Kuzey Sakkara'da, MÖ 200'den kalan Pa-di-Imen'in mezar kazılarında garip kanatları olan bir cisim bulundu. O yıllarda, daha henüz uçak ve uçuculuk kavramı gelişmemişti, olsa olsa bir kuş olabilirdi.

Cisim, Kahire Müzesine yollandı ve katologlara alındıktan sonra diğer açıklanamayan eşyaların arasında yerini alarak tozlanmaya terk edildi. 70 yıl sonra Mısırılog ve arkeolog Dr. Halil Messiha, müzedeki kuş figürleri üzerinde çalışırken, Sakkara cismi ile karşılaştı, daha ilk bakışta cismin kuş olmadığına karar verdi, önünde modern bir uçak dizaynı duruyordu.

İşin ilginç yanı Dr. Messiha'nın, bir model uçak meraklısı olmasıydı, kısa bir çabadan sonra Mısır Kültür Bakanlığını bir araştırma yapılması için ikna etmeyi başardı. Cismin son derece hafif bir maddeden yapılmıştı, ağırlığı 14 gr.'dı, kanat açıklığı 17.78 cm.'di ve aerodinamiği mükemmeldi. Kanatlar modern bir makette olduğu gibi, özel olarak açılmış bir deliğe monte edilmişti ve arka kuyruğu tam anlamıyla modern bir uçağa benziyordu.

Yapılan tasarım sonucunda ortaya çıkan uçak modeli düşük hızlı bir yük uçağına benziyordu, hızı ancak saatte 45-65 mil olabilirdi ama tabi ki güç kaynağının ne olduğu bilinmiyordu.

Mükemmel bir planör olarak da düşünülebilirdi ama bu cisim 2000 yıllıktı ve planör olarak uçabilmesi için, bir jet uçağının çekişine ihtiyacı vardı. Messiha, Eski Mısırlılar'ın günlük yaşamlarında her şeyin modelini yapmaya bayıldıklarını biliyordu; mezarların tapınakların gemilerin arabaların hizmetçilerin hayvanların ve hemen her şeyin küçük modellerini yapmışlardı.



Transvaal küreleri

30 Yıl önce güney Afrika'da Batı Transvaal'da bulunan Wonderstone Gümüş Madeninde çalışan madenciler, kuyu açma çalışmaları sırasında metal kürelere rastladılar.

Kürelerin sayısı 200'ü aşıyordu, 1979'da kürelerin birkaçı Johannesburg, Witwaterstand Üniversitesi'nden Jeoloji uzmanı Prof. J.R. Mclver ve Potsshefstroom Üniversitesi'den Prof. Andries Bisschoff tarafından incelendi, metalik küreler biraz basıktılar ve çapları 1 ile 10 cm. arasındaydı. Dış yüzeyleri genelde çelik mavisiydi, dışarıya vuran kızıl yansımalar görülüyordu ve metale gömülü minik benekler vardı, benekler beyaz fiberden yapılmış izlenimini veriyorlardı. Alaşımın nikel/çelik olması doğal değildi çünkü bu kompozisyon kurallarının dışındaydı, ancak metorik bir köken böyle olabilirdi.

Bazılarında bir veya iki cmlik ince bir kabuk belirlendi ve küreler kırılarak açıldığında içlerinin garip süngerimsi bir madde ile dolu olduğu anlaşıldı ama kısa bir zaman sonra hava ile temas eden bu maddenin küle dönüştüğü gözlemlendi.

Kürelerin analitik yapısı, kayaların özgün yapısı ile hiç ilgili değildi, radyo-izotop teknikleriyle yapılan tarih belirlemelerinde kürelerin en azından 2.8 veya 3 milyar yıllık oldukları belirlenince herkes şok oldu. Güney Afrika Klerksdrop Müzesin'den Roel Marx, bu garip ve gizemli olaya bir gizem daha kattı; küreler kendi eksekleri etrafında döndürüldüklerinde dışarıya serbest bir tür enerji yayıyorlar ve durdurulduktan sonra çok uzun bir süre aynı enerjiyi yaymaya devam ediyorlardı. Kürelerin yaydığı enerjinin türü belirlenemedi, neden yapıldıkları anlaşılamadı, amaçları bilinmiyor ve de kimlerin yaptığı tahmin dahi edilemiyor. 


Palenque mezar taşı

1952 yılında Meksikalı arkeolog Alberto Ruz, Meksika'da Chiapas bölgesinde bulunan "Palenque Yazıtları Tapınağı" içinde bir yeraltı mezarı keşfetti. Tapınağın girişindeki 620 yazıtı deşifre eden bilim adamlarına göre burası Kral Pakal'ın mezarı olmalıydı. Sembollere göre Palenque'de doğmuş, 12 yaşında Maya İmparatorluğu'nun başına geçmiş ve 80 yaşında ölene dek 65 sene boyunca görevinin başında olmuştu.

Mezarının en ilginç tarafı üzerindeki kapak taşıydı. Lahit, 5 ton ağırlığında, 3.80 m. uzunluğunda, 2,20 m. genişliğinde ve 25 cm. kalınlığındaki bir taşla örtülmüştü ve bu taşın üzerinde de son derece ilginç bir oyma vardı.



Şeklin ortasında, gövdesinin üst bölümü motosiklet yarışçısı gibi eğilmiş bir insan görülmekteydi ve tıpkı rokete benzeyen bir araç kullanıyorlardı. Araç ön bölümünde ince bir uzantı meydana getiriyor, biraz aşağıya inince kenarları çentikleniyor ve en altına doğru daha da genişleyerek, alevler püskürten bir roket biçimini alıyordu. Büzülmüş adam, elleriyle ne olduğu anlaşılmayan birtakım kontrol kollarını yönetiyor, sol ayağıyla da pedalımsı bir şeye basıyordu. Giyimi çok düzgündü ve kafasındaki başlıkla tıpkı bir antik çağ astronotuna benziyordu.

Bu rölyef kabartma, milattan sonra 690 yılı civarına tarihlendirilmişti. Bu dönemde henüz hiçbir hava taşıtı yoktu; Rölyef üstündeki yazıtı inceleyen ilk arkeologlara göre, mezar Kral Pakal'a aitti ve üzerine resmedilmiş insan da Kral Pakal'ın ta kendisiydi. Ancak yapılan daha dikkatli incelemeler, öne sürülen tezlere çok farklı bir boyut kazandırdı.

Kalıntılar üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar gösteriyordu ki:

İskelet Kral Pakal'a ait olamazdı. Pakal 80 yaşında ölmüştü, oysa buradaki kalıntı 40-50 yaşlarındaki bir adama aitti.

Bu iskelet aynı zamanda kısa boylu, ufak tefek yapılı Mayaların soyundan gelen hiç kimseye de ait olamazdı, çünkü lahitin içinden çıkan iskelet 1,70 m. boyundaydı.

Şehirde lahit kapağındaki rölyef kabartmaya son derece benzer başka taş oymaları ve yazıtlar bulunmuştu ve buradaki figürler aynı Palenque Taşı'ndaki adama benziyordu ve aygıtlarla dolu bir çeşit roketi ya da kapsülü kumanda ediyorlardı.

Palenque Taşı'nı mekanik ve mühendislik açıdan analiz edenlerden biri olan Charles William Johnson şöyle diyor:

Burada bizim yaptığımız; içinde bir figürün otururken görüldüğü aracın hareket ve basit mekanik kuralları açısından bir analizini yapmaktı. Araç parçalarının, oymanın kendisinde de belirtilen yönler doğrultusunda döndürülebileceğini gösterdik. Bu şekilde, araç kendine ait bir mantık kazanıyor; ki burada onu resmedenin bir uzay aracına oldukça benzeyen bir cisim çizdiğini görüyoruz. Yaptığımız çalışmalar neticesinde, aracın kalkış ve uçuş pozisyonlarını gösterdik. Ortaya çıkan çizimler, en azından bugün atmosferimiz dışına bir yolculuk olarak bildiğimiz bir durumu son derece açık bir biçimde ortaya koyuyor. Oysa, bildiğimiz kadarıyla Mayalar böyle bir yeteneğe ya da teknolojiye sahip değillerdi. Aslına bakılırsa, elimizde hiçbir antik uygarlığın böylesi bir yeteneğe sahip olduğuna dair bir ipucu yok. O halde, Palenque Taşı evrenin farklı bir köşesinden gelmiş başka varlıklar tarafından yapılan olağandışı bir ziyaretin kaydını temsil ediyor olabilir. Taş üzerine geçirilen bu kayıt, bir hürmet ifadesi olabilir. Ancak önemli olan bir şey varsa, o da kadim kültürler boyunca olayların diğer çağlara kalmasını sağlamak için taşlara kayıt edildiğidir.

Mayaların taşı oyma biçimleri, yaptıkları sanat eserlerinde ifade edilen astronomiye, matematiğe, geometriye, mineral bilime bağlı engin ve kesin bilgileri yönünden son derece karakteristiktir. Bilimsel bilgilerini sanat eserlerine aktarmalarındaki kesinlik, böylesi başarım standartlarını nasıl elde ettikleri hakkında hala merak uyandırıyor.

Olayların kayıtları taşlara herkes görsün diye oyulmuştu; sadece kendi nesillerinden olanların değil, gelecek nesillerin de görmesi için. Aslında, yaptığımız incelemelerden gördüğümüz üzere, bilginin bu şekilde kayıt edilmesinde onun öğrenilmesine izin vermek ve anlaşılmazlığını göstermek maksadı vardır. Aslına bakılırsa bilgi saklı değildi; o heykellere ve mimariye bu şekilde kilitlenir ve kodlanırdı. Bu öyle bir doğrulukla yapılır ki, onu inceleyen herhangi biri mantığını anlayacaktır. Bilgi herkes içindir; herkesin görmesi için oradadır. Bu, onun bakanlar için, onu görmek isteyenler için orada olduğu anlamına gelir.. Atalarımızın, herkesin üzerinde düşünmesi ve ondan bir şeyler öğrenmesi amacıyla yaptıkları ve bugüne dek ayakta kalabilmiş eserlerini tasarlama yöntemleri budur.

Urartu heykelciği

1975 yılında Türkiye'de Van'da bulunmuş bir biblo. 3.000 yıl öncesine ait bir Urartu heykelciği.


Sizce de; boğum boğum tulum giymiş bir adam günümüz uzay araçları gibi bir araca binmiş gibi değil mi?

Van'ın güneydoğusunda bulunan antik kent Tuşpa'da (şimdiki adıyla Toprak­kale ) olağan arkeolojik kazılar yapılıyor. Fakat ortaya çıkarılan bir cisim hiç de olağan değil! Söz konusu cismi bulanlar şaşkınlık içinde kalıyorlar. Çünkü, bu günümüzden 3000 yıl önce yapılmış tartışmasız bir uzay aracı heykelciği. Araç daha çok atmosfer içi ya da kısa uzay yolculukları için tasarımlanmış.

Belirgin bir aerodinamik biçime sahip, tek kişilik bir modül. Bunlara ek olarak şu özellikleri de var: Konik burun yapısı, dikey formlu kuyruk yapısı ve beşli motor yapısı. Kabinde bir astronot oturuyor. Yalnız başı yok! Büyük bir ihtimalle astronotun başı zamanla kopmuş.

Oturma biçimi, günümüz uzay adamlarının uzay araçlarındaki oturuş biçimi ile aynı! Bacaklarını yukarıya doğru çekip, karnına doğru bastırmış. Bilindiği gibi, astronotlar bu şekilde otu­rurlar. Böyle oturunca da karın kasları sıkışır. Bunun yararı şudur:Araç büyük bir hızla hareket edince kullanan öne eğilmek zorun­dadır. Eğer eğilmezse geriye doğru düşer.Buna da, insan vücudu tahammül edemez. 

Astronot iki eliyle birtakım kontrol ve yönlendirme sistemlerini idare ediyor gibi görünüyor. Üzerindeki giysi ye gelince yine günümüz astronotlarının kullandığı türden, körüklü bir tulum. Ayağında ise botlar var. 

Eser İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bulunmaktadır.

Festos diski - II

Türkçe’nin lehçelerinden biri olan Tatar Türkçe’si Hazar denizinin kuzey bölgelerinden Kırım yarımadasına kadar konuşulmaktadır. Tatar Türkçe’si de Türkmen Türkçe’si gibi çok eski köklere sahip olup, Ön-Türkçe ile bağları bulunmaktadır. Kendisi de Tatar Türkü olan Nurihan Fattah "Tanrıların ve Firavunların Dili" başlıklı bir kitap yayınlamıştır. (Selenge Yayınları, 2004, İstanbul) Bu kitabında Tatar Türkçe’si ile Sümer dili arasında bağlar kurmakta hatta Girit adasında bulunmuş olan Phaistos (Festos) diskini dahi okuduğunu ileri sürmektedir.

ADAMIMA (Atama), TU ENİİMKE (nineme), ES ENEM (asıl anama), KARAUL EYİMKE (Kara ulu bölgeme), SADAKA NİMEK (sadakat sözü), BİNTİME (kız kardeşime), İM EYİMKE (şimdiki yeni evime), SAKAMA (kralıma), İREKE DE (erime de), EMEKENİME (kadın akrabama), İRKENEKİME (erkek akrabama), ENİİME (yeni anneme)...

şeklinde sürüp giden bir sadakat yeminidir. Burada ilginç kök sözcükler bulunmaktadır. TU damgası UT olarak da okunabilir. Bu da /dışta, ilerde olan/ anlamını taşıdığından /yüksek anne/ yani nine olmaktadır.  ES kök sözcüğü de /var olan, asıl olan/ anlamını taşıdığından /asıl anne/ beni doğuran anne demektir. NİMEK sözü ise /dimek, sözünü etmek/ yani sadakat sözü vermek şeklinde anlaşılmalıdır.  ENEM /anam/ olduğuna göre ENİİME de kayın valdeme veya yeni anneme demek olmaktadır.

Her iki yüzünü de okuduktan sonra, herkesin önünde sadakat yemini etmiş olan genç kızın evlilik töreni gerçekleşmektedir.

Paskalya adası

Paskalya adalarını zaten taş heykelleri ( Moai ) ile tanıyoruz. Bu heykellerden, günümüzde 638 tane bulunmaktadır. Çok sayıda araştırmaya rağmen bunların ne amaçla yapıldığı bilinmemektedir. Tam ne zaman yapıldığı da bilinmeyen heykellerin, M.S. 1000 ile 1600 yılları arasında inşa edildiği tahmin edilmektedir. Yine tahminlere göre bu taş heykeller yerlilerin ruhlarla iletişim kuran atalarıdır.

Boyları 1 ile 20 m arasında değişen Moailerin en büyüğünün ağırlığı 50 tondur. Adanın doğusundaki Rano Raraku yanardağının tüf ve taşlarından yontulmuştur. Ahu adı verilen platformlar üzerinde yerleşmiş heykeller, bakışları yerleşim bölgesini görecek şekilde yerleştirilmişlerdir. Ahular o kadar güzel işlenmişlerdir ki yontma taş plakalarının arasına bıçak sırtı bile sığmaz.


Bu ada Rongorongo ile de dikkat çekmektedir. Honolulu’dan Santiago’ya ve Avrupa başkentlerine kadar, muhtemelen bir köpekbalığı dişi, kuş kemiği ya da bir obsidyen parçasıyla tahtaya kazınmış olan 25 rongorongo kitabesi vardır. 


Sonradan bulduğum bazı fotoğrafları da eklemeden edemeyeceğim. Bu heykellerin metrelerce derinliğe indiği görülüyor.





28 Kasım 2014 Cuma

Voynich el yazması

1912 yılında Polonyalı - Amerikalı sahaf kitapçı Wilfrid M. Voynich’in eline geçtikten sonra onun adı ile anılmaya başlanan Voynich el yazması, tamamen bilinmeyen bir dille yazılmış, 240 sayfalık ayrıntılı bir kitaptır.

Renkli, garip diyagramlar ve bilinen hiçbir tür ile eşleşmeyen tuhaf bitkilerle dolu sayfaları, bu belgenin deşifre edilme olasılığını azaltıyor. Yazarı bilinmeyen, fakat karbon tarihleme yöntemi ile sayfalarının 1404 - 1438 yılları arasında yapıldığı bulunan kitap, dünyanın en gizemli el yazması olarak biliniyor.

Kökeni ve içeriği hakkında, bu güne kadar bol miktarda teori üretilmiş. Bazıları ortaçağ ya da erken modern çağa ait, tıbbi konuları ele almak için yazılmış bir farmakope olduğunu düşünüyor. Kimilerine göre içindeki otlar ve bitki resimlerinden dolayı, bu bir simyacı ders kitabı.

Astronomik kökenli diyagramları içermesi ve tanımlanamayan biyolojik çizimleri nedeniyle de bazı hayalperest teorisyenler, kitabın uzaydan gelmiş olabileceğini önermiş.

Çoğu teorisyenin hem fikir olduğu konu ise; harcanacak zaman, para ve emek göz önüne alındığında, kitabın aldatmaca olmasının pek mümkün olmadığı.


Antik piller

1938'de Irak'ın başkenti Bağdat'ın yakınlarında bulunan 2 bin yıllık pil, bilim adamlarını şaşkına düşürdü. Konig, 13 santimetre boyundaki toprak bir kabın içine monte edilmiş bir bakır silindir, onun etrafındaki demir çubuk ve testinin ağzını kapatan asfalttan oluşan bu nesneyi "dünyanın en eski pili" olarak tanımladı. Pilin 2 volt enerji ürettiği saptanırken, 1800'lü yıllarda modern pili icat eden Alessandro Volta adlı İtalyan kontunun da şöhretine gölge düştü.

Silindirin kenarları 60/40 oranında kurşun/kalay alaşımıyla kaplanmıştı ve bu oran günümüzde kullanılan en iyi orandı. Tepesinde şapka gibi duran katlanmış ve bakırın içine gömülmüş mühre benzer zift ya da asfalt bir parça veya katman görülüyordu. Bu katmanın içinden çıkan bir demir çubuk, bakır silindirin içine doğru asılı duruyordu, bakar bakmaz demir çubuğun paslanmış olduğu yani asitlendiği anlaşılıyordu. Bir mekanik uzmanı olmayan Dr. Konig bu garip cisme önce uzun uzun baktı ama fazla düşünmesine ve uzman olmasına hiç gerek yoktu çünkü kil çömlek antik pilden başka birşey olamazdı.

Bu pil şu anda Bağdat Müzesindedir ve resmi tarihlemesi ise MÖ 248 ile MS 226 arasındaki dönemden kaldığı bilimsel olarak kabul edilmiştir. Dr. Konig bu garip çömleğin dışında yine şu anda aynı müzede bulunan gümüş kaplı başka bakır çömlekler de bulmuştu; tüm çömleklerin bulunduğu yer Güney Irak'taki Sümer kazılarıydı ve bu alanın arkeolojik tarihi MÖ 2500 olarak belirlenmişti ama tutucu müzeciler inatla kendi bildikleri tarihi çömleklerin yanına yazmaktan geri kalmadılar .

Bugün özellikle gümüş kaplı çömleklere baktığınızda, yüzeydeki parlak mavimsi rengi görebilirsiniz; bu renk gümüşün elektro kaplama yöntemiyle bakıra kaplanması halinde ortaya çıkan karakteristik renktir. Bir an için müzecilerin haklı olduklarını kabul edelim; öyleyse Persler, bildiğimiz en eski uygarlık olan Ortadoğu uygarlığının dışında ve ötesindeydiler çünkü pil kullanıyorlar ve elektro kaplama yapabiliyorlardı.


Bronz dişliler

Peru'daki bronz dişliler. Modern dişlilerden farkı yok gibi. Tek farkı çok uzun zaman önce yapılmış olmaları.


İca taşları

Peru 'daki Ica çölünde bulunan ve binlerce yıl öncesine ait Ica taşları akılları karıştırıyor. Dr. Javier Cabrera büyük bir sabırla bu taşları koleksiyonunda toplamış ve binlerce taştan oluşan bir müze açmıştır. Bu taşlara kazınmış olarak, kalp naklini gösteren ameliyatlardan dinozorları avlayan insanlara kadar bir çok olay gösterilmektedir. Hatta evcilleştirilmiş dinozorların üzerinde oturan insanlar bile tasvir edilmiştir.






Kayalar gri andesit ve yarı kristalize sert granit'tir yani kazılmaları çok güçtür ama Dr. Cabrera'nın belirlediğine göre bu kayalar oyulmuş olarak çok uzun zamandan beri buradadırlar.

1562'de bazı örnekler Avrupa'ya taşınmıştı. Taş portreleri yapanlar anatomiyi iyi biliyorlardı, hatta günümüzdeki anlayışın daha ötesindeydiler.

Bazı yerlerde, böbrekler ve akciğerlerdeki kan akışkanlığı ve akupunktur iğnelerinin anestezik olarak kullanılacağı noktalar gösterilmiştir, bu teknik Avrupa'da ancak 1970'ten sonra kullanılmaya başlanmış ve kanserojen tümörler üzerinde denenmiştir.

Daha ayrıntılı resimlerde açık kalp ve açık beyin ameliyatları görülmektedir, hatta bir yerde adım adım bir kalp nakli resmedilmiştir. Bu huzur kaçırıcı keşif, sanki günümüzün teknolojisi ile rekabet etmektedir.

Dr. Cabrera resimlerde bir beyin naklinin dahi görüldüğü düşüncesindedir.


Osiris hiyeroglifleri

Abydos'daki Osiris tapınağında bulunan hiyeroglifler ve kazınmış helikopter, uçak ve denizaltına benzer şekiller...